Hepimiz biliyoruz ki, depremler,  insanları öldürmez, binalar öldürür.   Depremler nedeniyle meydana gelen ölümlerin ve yaralanmaların birçoğu, yıkılan yapılardan kaynaklanmaktadır. 6 Şubat 2023 depremlerinin üzerinden tam iki yıl geçti.. Kahramanmaraş merkezli iki depremde resmi verilere göre, 53 binden fazla insanımız yaşamını yitirdi. Maalesef deprem, 11 ilimizde ağır yıkıma neden olmasının yanında, 13 milyon insanın ise hayatını doğrudan etkileyerek ağır sonuçlarla karşı karşıya bıraktı ve halen deprem bölgesindeki insanların bu sorunları bitmiş değil.

Yer bilimci, Bilim Akademi üyesi olan Prof. Dr. Naci Görür, 6 Şubat depremlerinin büyüklüğü ile ilgili açıklamalarda bulunduğu yayınlarda şu ifadeleri kullandı, "Tam 5 milyon ton dinamitin aynı anda patlamasına denk bir enerji üretti. 5 milyon ton dinamiti patlatırsanız açığa çıkan enerjiyi düşünün. Yüzlerce atom bombası” benzetmesini yaptı. Depremin üzerinden iki yıl geçti. Prof. Dr. Naci Görür,      “Bu iki yılda elbette eski duruma dönmek için bir şeyler yapıldı ancak bizi kurtaran şey eski duruma dönmek değil, kentlerin minimum hasar alması, günlük yaşamın değişmemesi, kentlerin yıkılmaması odaklı deprem dirençli kentlerin oluşturulması asıl hedef olmalıdır. Yaraları sarmak depreme hazırlık demek değildir. O bölgenin özelliğine göre yapılanlar depreme hazırlıktır. Yıkılan evleri, yıkılan yolları bunu da aynı teknoloji ile aynı mentalite ile yaparsanız biraz daha yeni ve sağlam olur. Ama bunlar ebediyen, sürekli olarak depreme karşı dirençli bir hale gelmez. Bu 11 ilin bulunduğu yerde üç kattan, dört kattan fazla bina yapılamaz. Yatay mimari burada esastır. Daha fazla katlı bina asla yapamazsınız. İki yıllık süreç yara sarmanın ötesine geçmedi. Devletin stratejik olarak deprem anlayışını ve mücadelesini değiştirmesi zorunludur. Japonya, California, Tayvan, Hindistan, Çin, Brezilya, Amerika, İtalya deprem önlemlerini aldı. Yani bilgi ve teknolojinin geliştiği toplumlar depreme insan kurban vermemektedir. Bu ülkelerde tesadüfen üç beş kişi ölmekte, aynı büyüklükteki bir depremde Türkiye’de 10 binlerce insanımız heba oldu. Yara sarmak ile depreme hazırlanmak aynı şey değil. Depreme hazırlık özel teknoloji, plan, bilgi, mühendislik, müteahhitlik, özel yapı türü ister.  Güney Doğu’daki depremin olacağını biliyorduk ve bunun olacağını söylüyorduk, yerel yönetim ve halk da bunu biliyordu.  Deprem sonucunda üç beş müteahhidin peşine düşüldü. Ancak bundan hepimiz sorumluyuz. Türkiye bir deprem ülkesi, bunu kabul etmemiz gerekmektedir. Türkiye’de her an herhangi bir zamanda deprem olabilir. Deprem dirençli kentlerin ve köylerin kurulması zorunlu ve bunun yapılması bilim ve teknoloji ile mümkündür. Bunun için de devletin organları bu konuda harekete geçmelidir. Temel etütlerini rastgele, alışıla gelmiş şekilde temel etüdü, zemin etüdü yapamazsınız. Buradaki zemin etütlerini mikro bölgeleme esaslarına göre bütün o bölgede karelaj sistemleri kurmak zorundasınız. Sondajlar yapmak zorundasınız, sıvılaşma yerlerini ayırmak zorundasınız. Deprem dalgalarının ivmesinin dağılımını bilmek zorundasınız. Depremin şiddetinin nasıl dağıldığını bilmek zorundasınız.” Deprem Dirençli Kent Nasıl olur? sorusuna Prof. Dr. Naci Görür, “Orta ya da büyük şiddetli bir deprem geldiği zaman o yerleşim alanı, o depremi minimum hasarla atlatan kent olduğunda deprem dirençlidir.” olarak yanıtlamıştır. “Kentin bileşenleri olan yönetim, halk, alt yapı, yapı stoku, ekosistem-çevre, ekonomi bu altı bileşen dikkate alınarak, deprem olmadan önce, olası bir depremde nasıl zarar göreceklerini ve bu zararların nasıl azaltılacağı konusunda çalışma yapılarak, kent deprem dirençli hale getirilmelidir.  Halk deprem konusunda eğitilmelidir. Belediyeler halkını eğitmeli, yönetmeliklere uygun yapılaşma yapmalı, doğru malzeme kullanılmalıdır. Belediyeler, o ilin milli eğitim müdürlüğü ile bağlantı kurarak eğitimler düzenlemelidir. Bu sadece bir araya gelmekle yapılabilir. 20 yılda yapılacak çalışmalarla Türkiye’nin depreme dayanıklı bir ülke olabilir.” açıklamalarında bulundu.

TEMA Vakfı, sosyal medya hesabından 6 Şubat depremleriyle ilgili bir açıklama yayımladı. Açıklamada, “Felaketin üzerinden iki yıl geçti ancak bölgede yaşam mücadelesi devam ediyor. Barınma, plansız yapılaşma, altyapı ve enkaz sorunları insan sağlığını, doğayı ve kültürel mirası tehdit ediyor. TEMA Vakfı tarafından bu acıların bir daha yaşanmaması için önerilerde bulunuldu:

  • Deprem riski taşıyan bölgelerde planlama ve yapılaşma deprem gerçeğine uygun olmalı
  • Yapı stokları düzenli olarak denetlenmeli,
  • Afet yönetim planları acilen hayata geçirilmeli,
  • İl afet atık planlarının hazırlanarak enkaz atıkları doğaya zarar vermeyecek şekilde yönetilmeli.

     WWF-Türkiye (Doğal Hayatı Koruma Vakfı) 6 Şubat depremleriyle ilgili bir açıklama yayımladı. WWF-Türkiye Vakfı; “Her kayıp bize doğaya uyumlu ve dirençli yaşam alanlarının önemini bir kez daha gösteriyor. Birinci derece deprem kuşağında bulunan ülkemizde yeniden benzer bir felaket yaşanmaması için; yangınların önlenmesi ve en az hasarla atlatılması için; iklim kriziyle günlük gerçeğimiz haline gelen aşırı hava olaylarına hazırlıklı olabilmek için; heyelanlar, toprak kaymalarından sonra ‘keşke’ dememek için, Yeşil İyileşme ile afetlere dirençli yaşam alanları oluşturma ve yeniden ayağa kalkma” çağrısında bulundu.

6 Şubat depremlerinin ardından geçen iki yılda hızla artan beton santralları, bölgedeki hava kirliliğini tehlikeli seviyelere çıkardı. Bu nedenle, Temiz Hava Hakkı Platformu, Türk Tabipleri Birliği ve Hatay Tabip Odası ile birlikte yürüttükleri Beton Santralları ve Hava Kalitesine Etkileri çalışmasını yayımladı. Depremlerin bölgede   ikincil bir afet olarak değerlendirilebilecek boyutta ve uzun vadeli hava kirliliğine yol açtığına dikkat çekildi ve depremlerden sonraki ilk yılda, bina yıkımları, enkaz kaldırma, taşıma ve depolama çalışmalarından kaynaklanan hava kirliliğinin özellikle son bir yıldır sayıları hızla ve kontrolsüz bir oranda artan hazır beton santralları nedeni ile kronikleştiği belirtildi. Antakya’daki beton santrallarından kaynaklı toz kirliliğinin değerlendirildiği çalışmaya göre, partikül madde (PM10 ve PM2.5) düzeyleri, Dünya Sağlık Örgütü kılavuz değerlerinin 2-3 katı üzerinde saptandı.  (Kaynak: Temiz Hava Hakkı Platformu, Tema Vakfı, WWF-Türkiye (Doğal Hayatı Koruma Vakfı),  İklim Haber)