Her yıl tüketim çılgınlığının sembolü hâline gelen Efsane Cuma (Black Friday), bu kez yalnızca indirim değil, aşırı tüketimin ulaştığı tehlikeli boyutu gözler önüne serdi. Birçok sektörde temel sorun , gerçek ihtiyacın çok üzerinde üretim yapılması. Önce olmayan bir ihtiyaç oluşturuluyor, ardından bu yapay ihtiyaç hızla yerleşik bir tüketim alışkanlığına dönüştürülüyor. Veriler ise bu gerçeği çarpıcı bir şekilde ortaya koyuyor.2024’te Türkiye’de sadece 24 saat içinde 7,4 milyar dolarlık alışveriş yapıldı. ABD’de ise yalnızca çevrimiçi alışverişlerde yaklaşık 11 milyar dolarlık harcama gerçekleşti. Bu rakam, bir önceki seneye kıyasla %10’luk bir artış anlamına geliyor. Dünya çapında denetim ve danışmanlık hizmetleri sunan, PricewaterhouseCoopers (PwC) olan uluslararası profesyonel hizmet şirketinin Türkiye araştırmasına göre tüketicilerin %87’si, indirim başlamadan önce Efsane Cuma’da alışveriş yapmayı planlamıştı. En çok harcama yapılan kategoride ise her zamanki gibi giyim ilk sırada yer aldı. Ortaya çıkan bu tablo, bir indirim geleneğinden çok, dünyanın tüketim baskısıyla nefessiz kaldığını ortaya koymaktadır.
Fashion Revolution Türkiye’nin 2025 yılı “What Fuels Fashion?” raporunda ortaya konan bulgular, tekstil sektörünün iklim değişikliğini artıran başlıca alanlardan biri olmasının yanı sıra, şeffaflıktan uzak yapısı nedeniyle hesap verilebilirliğinin zayıf olduğunu ve halk sağlığı açısından ciddi bir risk oluşturduğunu açıkça ortaya koyuyor. Fashion Revolution, 2013 yılında Bangladeş’te yaşanan Rana Plaza felaketinin ardından Carry Somers ve Orsola de Castro tarafından kurulan küresel bir moda aktivizmi hareketi. Rana Plaza, kaçak eklenmiş katlar, denetimsiz inşaat ve işçilerin çalışmaya zorlanması nedeniyle çökmüş ve 1.138 işçi yaşamını yitirmiş, 2.500’den fazla kişi yaralanmıştır. Bu trajedi, moda endüstrisinin perde arkasındaki işçi sömürüsünü ve güvenlik skandallarını dünyanın gözleri önüne serdi. Fashion Revolution, modanın yalnızca “görünüşten” ibaret olmadığını hatırlatmak, üretim zincirinin tüm aşamalarında şeffaflık, etik çalışma koşulları ve çevresel sorumluluğu savunmak için kuruldu. Hareket, tasarımcılardan akademisyenlere, işçilerden tüketicilere, politika yapıcılardan perakendecilere kadar geniş bir topluluğu bir araya getiriyor. Kısacı Fashion Revolution, çevreyi koruyan, büyümeden çok insana değer veren, adil ve sürdürülebilir bir küresel moda endüstrisi yaratmayı hedefliyor.
Fashion Revolution’un yayımladığı “What Fuels Fashion? 2025” raporu, küresel moda devlerinin iklim ve enerji politikalarındaki gerçek durumunu gözler önüne seriyor. Bu yıl ikinci kez hazırlanan ve güncellenmiş hâliyle yayımlanan rapor, dünyanın en büyük 200 moda markasını, iklim ve enerjiye ilişkin politikalarını, uygulamalarını ve tedarik zincirindeki etkilerini ne kadar şeffaf biçimde açıkladıkları üzerinden değerlendiriyor. Markalar hesap verebilirlik, karbonsuzlaşma, enerji tedariki, iklim finansmanı, adil dönüşüm ve savunuculuk olmak üzere beş temel ölçütte puanlanıyor. Bu kapsamlı inceleme, moda sektörünün sürdürülebilirlik söylemlerinin ne kadarının gerçek, ne kadarının ise yalnızca vitrin olduğunu ortaya koyuyor.
Markaların çoğu, üretimin yapıldığı fabrikalara ve tedarik zincirinin ilk halkalarına doğrudan sahip olmadığı için süreç üzerinde gerçek bir denetime sahip değil. Bu kontrolsüz yapı, milyonlarca tekstil ürününün daha kullanılmadan atık hâline gelmesine yol açıyor. Sorunu çözmek için öne çıkan geri dönüşüm uygulamaları ise çoğu zaman yeni problemler yaratıyor. Geri dönüşüm plastiğin kalitesini düşürdüğü için ortaya çıkan ürünler daha çabuk bozuluyor ve üretim sırasında daha fazla mikroplastik salımına neden oluyor. Dahası, geri dönüştürülmüş plastikten üretilen bu ürünler hormon bozucu ve kanserojen kimyasallar içerdiği için cilde temas ettiğinde ciddi sağlık riskleri oluşturuyor. Buna rağmen pek çok marka, sürdürülebilirlik izlenimi vermek adına bu ürünleri piyasaya sürmeye devam ediyor. Oysa bu yaklaşım hem çevre hem de insan sağlığı açısından giderek büyüyen bir tehlike yaratıyor.
Modanın en büyük ve çözülebilir iklim sorunu ısı kaynaklı emisyonlar oluşturuyor. Fosil yakıtla çalışan kazanlar, kumaşların boyandığı atölyelerden çamaşırhanelere ve terbiye fabrikalarına kadar üretim zincirinin hemen her aşamasında hâlâ yaygın olarak kullanılıyor. Bu sistem, sektörün toplam karbon salımının en büyük bölümünü oluşturuyor. Oysa temiz ısı teknolojileri uzun süredir erişilebilir durumda ancak birçok marka bu dönüşüme geçmekte isteksiz davranıyor. Fashion Revolution’ın What Fuels Fashion? 2025 raporu, moda sektörünün bu konudaki gerçek performansını ortaya koyuyor ve 2025 yılı için çıtanın daha da yükseltildiğini gösteriyor. Rapora göre artık değerlendirmeye alınan şirketler, cirosu 1 milyar doların üzerinde olan ve toplam piyasa değeri 2,7 trilyon dolara ulaşan, sektörün en büyük küresel markalarından oluşuyor. Bu dev firmalar, modanın iklim geleceğini belirleyen en etkili aktörler olarak öne çıkıyor. Rapor, markaların çok daha sıkı ve somut kriterlerle izleneceğini vurguluyor. Kömürün aşamalı olarak kullanımdan kaldırılması, fabrikaların ısı pompaları ve elektrikli kazanlar gibi temiz ısı teknolojileriyle elektrifikasyonu, yenilenebilir enerjinin ölçeklendirilmesi ve tehlikeli ısı koşullarında çalışan işçilerin korunması gibi kritik konularda şirketlerin gerçek planlarını açıklaması bekleniyor. Kısacası What Fuels Fashion? 2025, markaların sürdürülebilirlik iddialarının artık ciddi bir sınavdan geçtiğini ve 2025’te verilen sözlerin gerçekten uygulanıp uygulanmadığının görünür hâle geleceği bir yıl olacağını ortaya koyuyor.
Bugün moda sektöründe karşı karşıya olduğumuz aşırı tüketim, yalnızca bireylerin tercihleriyle açıklanabilecek bir olgu değil. Sorunun merkezinde, milyar dolarlık hacme sahip dev markaların yönettiği kırılgan ve şeffaflıktan uzak tedarik zincirleri bulunuyor. Üretimin yapıldığı tesislerin önemli bir kısmına dahi sahip olmayan bu markalar, sorumluluk almaktan uzaklaştıkça yükü hem doğaya hem de tüketiciye bırakıyor. Tedarik zincirindeki kontrol eksikliği; temiz ısı teknolojilerine geçişin gecikmesine, fosil yakıtlara bağımlılığın sürmesine ve bu nedenle sektördeki karbon emisyonlarının yüksek kalmasına neden oluyor. Bu tablo, büyük markaların sürdürülebilirlik söylemlerinin çoğu zaman gerçek bir dönüşümü yansıtmadığını gösteriyor. Sonuç olarak, aşırı üretimi ve aşırı tüketimi besleyen mekanizma, tam da bu dev markaların inşa ettiği sistemin kendisi. Gerçek bir iklim sorumluluğu ve sürdürülebilirlik için, markaların tedarik zincirlerini sahiplenmesi, şeffaflığı artırması ve kısa vadeli kâra dayalı üretim modelinden uzaklaşması gerekiyor. Aksi takdirde tüketim hızlandıkça, bedelini ödeyen yine çevre, işçiler ve tüketiciler olmaya devam edecek.