Uluslararası Af Örgütü ve Global Witness’ın Ipsos iş birliğiyle yaptığı son anket, Avrupa’da çevre bilincinin artık vicdan boyutuna ulaştığını gösteriyor. Ankete katılan 10 Avrupa ülkesinden 10.861 kişi, yani neredeyse 11 bin kişi, şirketlerin çevreye verdikleri zararlardan sorumlu tutulması gerektiği görüşünde birleşti. Katılımcıların yüzde 77’si, “artık bu sorumluluğun kaçınılmaz” olduğu kanaatinde. Avrupalılar yalnızca çevreyi korumak değil, aynı zamanda şirketlerin küresel tedarik zincirlerinde yol açtıkları insan hakları ve doğa ihlallerinin de hesabını vermesi gerektiğini düşünüyor. Anket sonuçları, Avrupa kamuoyunun “yeşil dönüşüm” kavramını artık yalnızca enerji tasarrufu, karbon salımının azaltılması ya da yenilenebilir enerjiye geçiş gibi teknik bir mesele olarak görmediğini, bunun aynı zamanda şirketlerin ahlaki ve vicdani sorumluluklarıyla yüzleşmesi gereken bir dönem olduğunu düşündüğünü gösteriyor. Yani toplum, çevre politikalarını yalnızca doğayı koruma çabası olarak değil, insanlık değerleriyle hesaplaşma süreci olarak da yorumluyor.

Bu kamuoyu dalgası, Avrupa Parlamentosu’nun 13 Ekim’de yapılacak olan “Yeşil Mutabakat” çerçevesindeki oylama öncesi dikkat çekici bir tablo oluşturdu. Söz konusu oylamada, şirketlerin çevreye ve insan haklarına karşı sorumluluklarını artıracak Kurumsal Sürdürülebilirlik Özen Yükümlülüğü Direktifi (CSDDD) gündemde olacak. Anket sonuçları, katılımcıların %58’inin bu düzenlemeyi desteklediğini, buna karşın yalnızca %9’unun çevre ve insan haklarını koruyan bu tür önlemlere karşı çıktığını ortaya koyuyor. Bu oran, Avrupa halkının ezici çoğunluğunun “doğa ve insan lehine yasa” talep ettiğini açıkça gösteriyor.

Almanya, Danimarka, Fransa, Hollanda, Litvanya, İspanya, İsveç, İtalya, Polonya ve Romanya’da yapılan kapsamlı bir anket, Avrupa halkının iklim politikalarına bakışını net biçimde ortaya koydu. Bulgulara göre, toplumun büyük çoğunluğu iklimle mücadele adımlarını “ekonomik bir yük” olarak görmüyor.Katılımcıların yüzde 87’si, çevre politikalarının günlük hayatlarına ek bir maliyet getirmediğini belirtirken yalnızca yüzde 13’lük kesim faturaların arttığını ifade etti. Bu tablo, Avrupa kamuoyunun çevreyi koruma kararlılığını ve iklim politikalarına duyduğu güvenin giderek güçlendiğini gösteriyor.Anketin dikkat çekici bir diğer bulgusuysa, iklim politikalarının artık yalnızca Avrupa içi değil, küresel bir etkileşimle şekillendiğini ortaya koydu. Katılımcıların yarısından fazlası (%53), ABD’nin son dönemde çevre standartlarını yeniden sıkılaştırmasının Avrupa Birliği üzerinde de olumlu bir etki yarattığını ve Brüksel’i daha kararlı adımlar atmaya teşvik ettiğini düşünüyor.Katılımcılar, iki kıta arasındaki bu “yeşil rekabetin” gezegenin geleceği açısından umut verici bir ivme oluşturduğunu vurguluyor. Her on kişiden yalnızca biri (%10), çevre yasalarının önceliğinin azalabileceğini söylerken, ezici çoğunluk “gezegenin korunmasının artık ertelenemez bir sorumluluk” olduğunda birleşiyor.

   

Uluslararası Af Örgütü Genel Sekreteri Agnès Callamard da benzer bir uyarıda bulundu. “Temiz hava soluyabildiğimiz, güvenli bir çevrede çalışabildiğimiz bir dünya istiyoruz. Bu yalnızca bir hayal değil, temel bir hak,” dedi. Callamard, çevre politikalarında gevşemeye karşı sert çıktı: “Tedbirlerden geri adım atmak, milyarderlerin çıkarlarına hizmet eder. Avrupa Parlamentosu cesaret göstermeli, insan haklarını ve gezegenimizi şirketlerin keyfine bırakmamalıdır.”Küresel liderleri, ‘yasa savunuculuğunu değil, insan ve doğa savunuculuğunu’ öne almaya çağırdı.

Global Witness Avrupa Birliği Kıdemli Kampanyacısı Beate Beller, Avrupa Parlamentosu’na güçlü bir çağrıda bulundu:“Avrupalı siyasetçiler artık kâr hırsının değil, insanın ve gezegenin sesini dinlemeli. Brüksel’de alınacak her karar, büyük şirketlerin baskısına değil, iklim adaletine dayanmalı.”Beller, Avrupa’nın iklim krizine karşı güçlü bir duruş sergilemesi gerektiğini vurgulayarak, “Emisyonları azaltmak artık bir tercih değil, ahlaki bir zorunluluk. Şirketler için bu yalnızca bir sorumluluk değil, aynı zamanda geleceğe borçtur,” dedi.AB kurumlarını, lobicilerin etkisine kapılmadan çevresel ve insani değerleri öncelemeye davet etti.

Avrupa Birliği, 2024 yılında yürürlüğe koyduğu Kurumsal Sürdürülebilirlik Özen Yükümlülüğü Direktifi (CSDDDD) ile şirketlerin insan hakları ve çevre üzerindeki olumsuz etkilerini tespit etme, önleme ve azaltma sorumluluğunu yasal bir çerçeveye taşımıştı. Bu düzenleme, Avrupa’nın 2050 yılına kadar doğaya zarar vermeden üretim yapan, karbon salımını en aza indiren bir kıta haline gelme hedefinin en önemli adımlarından biri olarak görülüyordu. Ancak Avrupa Komisyonu’nun 26 Şubat 2025’te açıkladığı Omnibus Paketi, bu ilerici çerçevenin geri alınacağı yönündeki endişeleri artırdı. Yeni paket, şirketlerin çevre ve insan haklarına ilişkin yükümlülüklerini daraltmayı, hatta bazı alanlarda tamamen ortadan kaldırmayı öngörüyor. Bu geri adım girişimine karşı, 50 ülkeden 360’tan fazla sivil toplum örgütü, ortak bir bildiriyle tepkisini dile getirdi ve Avrupa’yı “insan hakları ve çevre koruma taahhütlerinden sapmamaya” çağırdı. Omnibus, özellikle ihlallere maruz kalan kesimler açısından ciddi riskler barındırıyor. Tasarı, örneğin sömürüye uğrayan işçilerin veya şirketler tarafından yerinden edilen toplulukların adalet arayışını kolaylaştırmak yerine zorlaştıracak düzenlemeler içeriyor. Ayrıca özen yükümlülüğünün kapsamı daraltılarak, şirketlerin tüm tedarik ve üretim zinciri yerine yalnızca doğrudan iş yaptığı ortaklardan sorumlu tutulması planlanıyor. Bu da çevre ve insan haklarını korumaya yönelik denetim mekanizmalarının etkisini önemli ölçüde zayıflatma riski taşıyor. Ayrıca, Avrupa Konseyi’nin bu yıl haziran ayında sunduğu teklifte de benzer bir eğilim dikkat çekti. CSDDDD’nin kapsamına girebilecek şirket sayısının azaltılması yönündeki öneri, kamuoyunda “yeşil dönüşümden geri adım” olarak yorumlandı.

Yapılan anket, Avrupa kamuoyunda dikkat çekici bir değişimi ortaya koyuyor.. Artık halk, çevreye zarar veren şirketlerin sorumluluktan kaçmaması gerektiği konusunda hemfikir. Bu tablo, toplumun ekonomik büyümeden çok doğayı, yaşamı ve gelecek kuşakları korumayı istediğini gösteriyor. İnsanlar artık “kâr” odaklı bir düzen değil, adalet ve sürdürülebilirlik merkezli bir kalkınma anlayışı istiyor. Türkiye açısından da bu eğilim önemli bir uyarı niteliğinde. Avrupa Birliği, sınırda karbon düzenlemeleri ve tedarik zinciri yasalarıyla yalnız kendi şirketlerini değil, Avrupa pazarına mal ve hizmet sağlayan tüm ülkeleri çevre standartlarına uymaya zorluyor. Bu durum, Türkiye’de üretim yapan şirketler için çevreye duyarlı üretimi artık zorunlu bir rekabet koşulu haline getiriyor. Türkiye’nin, Avrupa’da giderek güçlenen bu çevre bilincini doğru değerlendirip , kendi sanayi ve kalkınma politikalarına entegre etmesi gerekiyor. Aksi takdirde, yalnızca çevresel değil, ekonomik ve toplumsal açıdan da bu dönüşümün gerisinde kalma riskiyle karşı karşıya kalabilir. Ülkeler için artık çevreyi korumak bir seçenek değil, sürdürülebilirlik, yaşamak için bir zorunluluk.