İklim krizi artık kapımızda değil. Biz iklim krizinin içerisindeyiz ve yaşıyoruz. Harekete geçmek için bekleyecek zamanımız kalmadı…2022 yılı dünya genelinde ölçümlenen en sıcak 5. yıl olarak kayıtlara geçti. Avrupa Birliği’nin Copernicus İklim Değişimi Servisi tarafından yayımlanan rapora göre 2022 yılında ortalama sıcaklığın 1991-2020 dönemlerine kıyasla 0,3 santigrat derece yüksek olduğu ölçüldü. Yaygınlaşan fosil yakıt kullanımı ve insanların tüketim odaklı yaklaşımlarının bir sonucu olarak yaşanan küresel ısınma, hava olaylarının değişkenlik şiddetini her geçen gün arttırmaktadır. 2022 yılında Avrupa'da son yılların en sıcak hava dalgası görülmesi, Antarktika Denizinin en düşük seviyesini görmesi ve Avustralya’da meydana gelen sel felaketleriyle iklim krizini yaşadığımız bir yıl olarak kayıtlara geçti.
Ülkemizde neredeyse her bölgede kuraklık yaşanmaya başlamıştır. Bu durum iklim krizi gerçeğiyle yüzleşmemiz ve acil olarak harekete geçmemiz gerektiğini göstermektedir. Aşırı sıcaklıklar, toprak kaymaları, seller, kuraklık, buzulların erimesi iklim krizinin derinleşmesinin sonuçlarıdır. Meteoroloji Genel Müdürlüğü verilerine göre geçtiğimiz aralık ayında ülke genelindeki yağışlarda diğer yıllara göre %52 oranında bir düşüş olmuştur. İçerisinde bulunduğumuz ocak ayı içerisinde de yağışların azaldığı hatta hala kar yağışlarının olmadığı ve kuraklık riskinin arttığı günlerden geçmekteyiz. Öte yandan sıcaklıkların olması gereken sıcaklık düzeylerinin üzerinde olması ise gün geçtikçe normalleşiyor… Türkiye’deki kuraklığın en bariz göstergelerinden biri de barajlar, göller ve nehirlerdeki su seviyelerinin azalmasıdır. Küresel ısınma nedeniyle ekosistemin bozulması ve deniz seviyelerinin yükselmesi biyolojik çeşitliliği tehlikeye sokmaktadır. İklim krizinin olumsuz sonuçlarını en az seviyeye çekmek için fosil yakıtlara dayalı enerji üretiminden vazgeçilerek yenilenebilir enerji kullanımının ve yatırımlarının yaygınlaştırılmasına hız verilmeli, şehirlerde emisyon oranları azaltılmalı, denizlerde ve okyanuslarda koruma alanları oluşturulmalı, ekolojik tarım desteklenmeli, doğal alanlar korunmalıdır.
İklim krizinin yarattığı en büyük tehlikelerden biri de biyolojik çeşitliliğin azalmasına yol açmasıdır. Biyoçeşitliliği koruma hedeflerinde dönüm noktası Kanada’nın Montreal kentinde 10 Aralık 2022 tarihinde gerçekleşen ve 196 ülkenin temsilcilerini buluşturan Birleşmiş Milletler (BM) Biyoçeşitlilik Konferansı (COP 15) ‘dır. Konferansa katılan ülkeler, 2030 yılına kadar gezegenin üçte birini koruma altına alma konusunda anlaşma sağlamıştır. Bu anlaşma kapsamında 2030 yılına kadar kara ve denizlerin %30’unun korunması ve bunun için her yıl 30 milyar dolar finansmanın sağlanması, biyoçeşitliliğin sürdürülebilir kullanımı, türlerin yok oluşunun durdurulması, genetik çeşitliliğin sürdürülmesi, yerli halkların haklarının korunması ve ekosistemin iyileştirilmesi hedeflenmektedir. Anlaşmada iklim, gıda, ekonomik güvenlik, hükümet ve şirketlerin hesap verebilir olması gerektiği konuları da ön plana çıkan diğer konulardır. Kraliyet Kuşları Koruma Derneği’nin kıdemli uluslararası politika danışmanı Georgina Chandler, "Montreal'de varılan anlaşma sayesinde hem insanlar hem de doğa daha iyi durumda olacak. Artık anlaşma tamamlandığına göre, hükümetlerin, şirketlerin ve toplumların bu taahhütlerin hayata geçirilmesine nasıl yardımcı olacaklarını bulmaları gerekiyor. Nihai hedefe ulaşmanın tek yolu budur. Hepimiz için sağlıklı bir gezegen!" diyerek, biyolojik çeşitlilik kaybını durdurmak için yapılan tarihi anlaşma (COP 15) ile ilgili değerlendirmede bulunmuştur. BM Biyoçeşitlilik Konferansı’nın 16.’sı (COP 16) ise 2024-2026 döneminde Türkiye Başkanlığında gerçekleşecektir. Türkiye, BM Biyoçeşitlilik Konferansı’nın 16.’sına Antalya şehrinde ev sahipliği yapacaktır.
Dünyamızda yaşanan iklim krizi nedeniyle birçok tür yok olma riskiyle karşı karşıyadır. Ayrıca habitatlar ve ekosistemler tahribata uğramaktadır. Dünyamızın karşı karşıya olduğu bu krizden kurtulmak için öncelikle ülkelerin iklim krizi gerçeğiyle yüzleşmesi gerekmektedir. İklim krizinin önüne geçilmesi ve doğanın korunması ancak uluslararası sözleşmeler ve uygulamaların gerçekleştirilmesi ile mümkün olabilecektir.