Gezegenimizin sürdürülebilirliği, toprağa duyduğumuz güçlü bağı koruyabilmemize bağlı. Öyle ki gıdamızın yüzde 95’i topraktan geliyor; buna rağmen bugün dünya topraklarının üçte biri bozulmuş durumda. Üstelik yalnızca 2–3 santimetrelik sağlıklı bir toprağın oluşması bile 1000 yılı buluyor. Toprak, bitkilerin ihtiyaç duyduğu 18 temel besin elementinin 15’ini sağlıyor ve bir yemek kaşığı toprakta, dünyadaki insan sayısından daha fazla canlı bulunuyor. Bu gerçekler, sağlıklı topraklar olmadan sağlıklı şehirlerin mümkün olmadığını bir kez daha gösteriyor. Ancak iklim değişikliği ve insan kaynaklı faaliyetler, toprakları hızla zayıflatıyor. Plansız kentleşme ve kontrolsüz yapılaşma, iklim krizinin etkileriyle birleştiğinde hem şehirleri hem de tarım topraklarını kırılgan hâle getiriyor. Artan sel, taşkın ve aşırı sıcaklıklar, zaten daralan verimli arazileri daha da tehdit ediyor. Erozyon doğal dengeyi bozuyor, su sızıntısı ekosistemleri etkiliyor, topraktaki vitamin ve besin seviyelerinin düşmesi tüm canlıları doğrudan tehdit ediyor. Kentlerde yaşayan nüfus hızla artarken, gıdanın hâlâ kırsaldaki topraklardan geldiği gerçeği değişmiyor. Buna karşın tarım toprakları erozyon, yanlış kullanım ve yoğun kimyasal uygulamalar nedeniyle her yıl ciddi miktarda verim kaybediyor. Dünyada 75 milyon ton, Türkiye’de ise 642 milyon ton üst toprak yok oluyor. Mevcut eğilim sürerse 2050 yılında dünya tarım alanlarının büyük kısmının sağlığını ve üretkenliğini kaybetmesi öngörülürken, küresel gıda talebinin yaklaşık yüzde 50 artacağı tahmin ediliyor. Bu tablo, şehirlerde yaşasak bile toprağın korunmasının gıda güvencesinin temel koşulu olduğunu açıkça gösteriyor.
Doğru toprak yönetimi ise hem erozyonu azaltıyor hem suyun toprakta tutulmasını ve kalitesinin korunmasını sağlıyor. Aynı zamanda biyolojik çeşitliliği koruyor, verimliliği artırıyor ve karbonu depolayarak iklim değişikliğiyle mücadelede önemli bir rol alıyor. Ne var ki toprak dendiğinde aklımıza çoğunlukla kırsal alanlar geliyor, oysa şehirlerdeki toprak da en az tarım arazileri kadar önemli bir temel unsur. Her yıl 5 Aralık’ta kutlanan Dünya Toprak Günü, sağlıklı toprakların yaşamımızdaki hayati önemini yeniden hatırlatıyor. Toprakların tarımsal kalkınmadaki yeri, ekosistemlerin işleyişindeki rolü ve gıda güvenliği açısından taşıdığı önem konusunda küresel farkındalığı artırmak amacıyla her yıl Dünya Toprak Günü kutlanıyor. Toprak yalnızca üzerinde yürüdüğümüz bir zemin değil, kentlerin nefes almasını sağlayan, gıdayı üreten, suyu filtreleyen, karbonu tutan ve doğanın dengesi için vazgeçilmez hizmetler sunan bir yaşam kaynağıdır. 2025 yılının teması olan “Sağlıklı Şehirler İçin Sağlıklı Topraklar”, kentleşmenin hızla arttığı dünyamızda toprakların karşı karşıya kaldığı baskıları görünür kılmayı amaçlıyor ve kentsel alanlara dikkat çekiyor. Asfaltın, binaların ve sokakların altında kalan geçirimsiz yüzeylerin, yağmur suyunu toprağa karışmadan akıttığını, ısıyı artırdığını, karbon depolamasını engellediğini hatırlatıyor. Toprak örtüsü yok olduğunda şehirler daha fazla ısınmaya, kirlenmeye ve sel riskine açık hâle geliyor. Kentsel toprakların korunması, sadece ekosistemlerin değil, şehirlerde yaşayan milyonlarca insanın geleceği için de kritik bir çağrı niteliğinde. Bu yıl Dünya Toprak Günü, politika yapıcıları, bilim insanlarını, yerel liderleri ve şehir sakinlerini doğayla uyumlu, daha sağlıklı şehirler tasarlamaya davet ediyor. Dünya Toprak Günü, toprağın yalnızca tarımın temelini oluşturmadığını, aynı zamanda daha dayanıklı, daha yeşil ve daha sağlıklı kentsel çevrelerin şekillenmesinde kritik bir rol oynadığını hatırlatıyor. Dünya nüfusunun üçte ikisinin 2050’ye kadar şehirlerde yaşayacağı öngörülürken, kentsel topraklar her geçen gün daha fazla zorlanıyor. Plansız büyüme, kirlilik ve toprak sıkışması; toprağın gıda üretme, ısıyı düzenleme, suyu filtreleme ve karbon depolama gibi temel görevlerini yerine getirme kapasitesini azaltıyor. Son 35 yılda hem dünyada hem de Türkiye’de kent alanları hızla büyüdü. 1990–2018 arasında dünyada her gün 33 bin futbol sahası, Türkiye’de ise günlük 667 futbol sahası büyüklüğünde arazi betonla kaplandı. Bu genişlemenin büyük bölümü verimli tarım topraklarının üzerine yapıldığı için, kişi başına düşen tarım alanı son 30 yılda yüzde 50 azaldı. Uzmanlar, nüfus artışı ve iklim kriziyle birlikte mevcut tarım arazilerinin yakın gelecekte yetersiz kalabileceği uyarısını yapıyor. Artan kuraklık ve düzensiz yağışlar üretimi daha da zorlarken, kalan verimli toprakların korunmasının zorunlu hâle geldiği vurgulanıyor.
Dünya Sağlık Örgütü’ne göre aşırı sıcaklıklar her yıl yüz binlerce insanın ölümüne yol açıyor. Kentlerde ise toprağın hayat verdiği yeşil alanlar ve ağaçlar, gölge sağlayarak, radyasyonu azaltarak ve havayı nemlendirerek sıcaklıkları birkaç derece düşürüyor. Bu sayede hem yaşam kalitesi artıyor hem de şehirler daha yaşanabilir hâle geliyor. Araştırmalar, bir ağacın gölgesinin sıcaklığı açık alana göre 5–12 °C düşürdüğünü, yoğun yeşil alanlara sahip kentlerin ise ortalama 3 °C daha serin olduğunu gösteriyor. Kişi başına düşmesi gereken asgari yeşil alan 9 metrekare olsa da, sağlıklı bir kent için önerilen ideal miktar 50 metrekareye kadar çıkıyor. Ancak Türkiye’de kentsel yeşil alan oranı yüzde 1’in altında seyrediyor ve şehirler, ihtiyaç duyulan yeşil alan miktarının çok uzağında kalıyor.
Kentlerde insan sağlığını ve yaşam kalitesini koruyabilmek için toprağın şehir planlamasının merkezine yerleştirilmesi artık ertelenemez bir zorunluluk. Toprak; su döngüsünün sürekliliğinden biyolojik çeşitliliğe, iklim direncinden tarımsal üretim ve gıda güvenliğine kadar yaşamın her alanında belirleyici bir role sahip. Toprağın kaybı, bir ülkenin suyunu, gıdasını ve doğal varlıklarını da kaybetmesi anlamına geliyor. Artan nüfusu besleyebilmek, afet risklerini azaltmak ve iklim krizine karşı dayanıklı şehirler kurabilmek için geleceğin kent kararlarında toprağın temel unsur olarak görülmesi gerekiyor. Sağlıklı kentler yaratabilmek için bilimin gösterdiği yolda ilerlemek, özellikle toprağı ve doğal varlıkları korumaya yönelik somut politikaları hızla hayata geçirmek zorundayız. (Kaynak: Birleşmiş Milletler Gıda ve Tarım Örgütü – FAO raporu)