Yaşanan depremle geriye yıkılan şehirler, milyarlarca zarar, on binlerce kayıp, evsiz milyonlarca vatandaşımız kaldı.

Doğaya, bilime, kurallara meydan okunarak kurulan beton şehirler çöktü. Hepimiz konuşmalarımıza depremin asrın felaketi olduğu cümleleriyle başladık. Ancak asrın felaketini yaşamamıza neden olan asrın ihmallerini de gördük.

Bizleri kahreden asıl şey, yıllarca o fay hattı için yapılan uyarılara rağmen hazırlık yapılmamış olmasıdır. Hem arama kurtarmada hem de yardım bakımından ciddi bir koordinenin olmamasıdır.

Enkaz altındaki insanlar üç gece dondurucu soğukta “imdat” çığlıkları atarak, kurtarılmayı bekledi. Binlerce vatandaşımız yardım ekiplerinin deprem bölgelerine geç gelmelerinden dolayı hayatta kalabilecekken aramızdan ayrıldı. 

Depremin acısı hala devam ediyor. Yıkılan her şehrimizin kadim bir geçmişi, her binanın ve her insanın bir hikayesi var.

Enkaz altında kardeşleriyle kalan Mustafa’ya vatandaşların “Mustafa bırakma onları, sahip çık kardeşlerine”, oğlunun enkazda kaldığını gören bir babanın “oğlum ben ölseydim” sözleri, enkaz altında annesi için yardım isteyen “Anne iyi misin?” çığlıkları. Enkazdan çıkartılan küçük bir kızın “annemi de kurtarın” sözleri, “anne ve babamı burada nasıl bulayım?” diyen bir evlat, “30 saattir babamın cansız bedeni ile buradayım” diyen Cemile. 47 saat sonra kurtarılan 10 yaşındaki Betül, 50’den fazla felaket gördüğünü söyleyen Macaristanlı görevlinin gözyaşları, Almanya’dan Türkiye’ye kurtarma ekibi olarak gelen Daniel’in “Zeynep hanım, Daniel burada korkma” demesi, kurtardığı minik Adnan bebeğe sıkı sıkı sarılıp hıçkırıklarla ağlayan kurtarma ekibi görevlisi, kızını çıplak elleriyle çıkarmaya çalışan baba, 104.saatte enkazdan sağ çıkarılan  küçük Fatma ve enkazdan sağ çıkarılan “çok şükür güneşi gördüm diyen kadın”, 107. saatte enkazdan çıkarılan bebek,  kızı Irmak’ı kaybeden bir babanın artık canlı cenaze olduğunu söylemesi, enkazda hayatta kalıp kurtarıldıktan sonra “param yok, özele götürmeyin.” diyen Emine,135 saat sonra madencilerin kurtardığı 5 aylık bebek ve 10 günlük bebeğin annesiyle enkazdan çıkarıldığını da gördük ve ailesinden onlarca kişiyi kaybedenler, umutları kesilenler ve daha nice bitmeyen hayat hikayeleri bunlar.

Depremin üzerinden henüz iki hafta geçmemişken, hala enkazların başında yakınlarını beklerken insanlar, Marmara, İzmir, Hakkari depremleri kapıda denirken Türkiye gündemi her zaman olduğu gibi yön değiştirdi bile. Prof. Dr. Naci Görür; “inşaata başlamayın, umarım bu sefer sesimi duyurabilirim” diye açıklama yapıyor ve yine maalesef sesini duyan yok. Bilim insanları hıçkıra hıçkıra ağlıyor. Aynı döngüde dönüp duruyoruz maalesef. Her depremde, deprem yönetmeliklerine uygun olmayan yapılaşmalara izin verilmeyecek, mevcut yapılar güvenli hale getirilecek sözleriyle umutlandırıldık. Gereken derslerin alındığı ve alınacağı söylemlerini dinlemekten bıktık ve usandık.

Verilen sözlerin unutulduğu, rantsal dönüşüm haline geldiği ülkemizde çaresizce depremleri bekliyoruz.

Gerçek şu ki hala yaşanılan depremlerden dersler alınmadığıdır.

Enkaz altında hayatları biten ve bundan sonra eksik, yarım hayat yaşayacak vatandaşlarımız için borcumuz var.

Hepimiz enkaz altında bir sese mucize ve umut desek de gerçek olan, insanların başlarına yıkılmayacak evler inşa etmektir, onları enkazdan çıkarmak değil.

İşte tüm mesele insan hayatına değer veren bir sistem kurmaktan ve akılcı, şeffaf, sistematik çözümler üretmekten geçmekte. Doğayla savaşmayı bırakmak, tabiatın dilini bilmek ve bilimin sesine kulak vermekten geçmekte.