İklim değişikliği, çevresel felaketler ve aşırı hava olayları beraberinde sosyal, ekonomik ve siyasi sorunları getiriyor. İnsanlık tarihi boyunca zorunlu ya da isteğe bağlı nedenlerle küresel çevre felaketlerinden dolayı göçler gerçekleşmiş ve gerçekleşmeye devam etmektedir. İnsanlığın var olduğu  ilk zamanlarda göçler savaş, açlık, kıtlık ve iklim koşullarından dolayı gerçekleşmekteyken günümüzde bu sebeplere sanayileşme, eğitim, sosyal-kültürel nedenler, siyasi, ekonomik sorunların eklenmesiyle dünyada yaşanan göçler hızla artış göstermiştir. İnsanların daha iyi yaşam  koşullarında yaşamak istemesi, ülkeler arasındaki ekonomik farklılıkların artması, insanların daha gelişmiş ülkelere göç etmesine neden olmaktadır. Göç, yalnızca bir devleti değil, tüm devletleri ilgilendiren evrensel bir  olgudur.

Sıcaklıkların ve ani hava olaylarının artması, deniz seviyesinin yükselmesi, buzulların erimesi, kuraklık gibi birçok doğa olayları çevresel bozulmalara neden olmaktadır. Bu çevresel bozulmalar insan sağlığını, ekosistemi ve gıda güvenliğini olumsuz etkilemektedir. Dünyada yaşanan bu çevre felaketleri iklim göçü adındaki kavramla tanışmamıza neden olmuştur. Çevresel bozulmalara bağlı olarak gerçekleşen ormansızlaşma, su sorunu, çölleşme, kaynak kıtlığı, tarım arazilerinin kaybolması, buzulların erimesine bağlı olarak su yükselmeleri, su kıtlığı, şiddetli kasırga, volkanik patlama, depremler gibi doğa felaketleri ve iklim bozulmaları ile hızlanan bu göç hareketine iklim göçü denilmektedir. Ülkesindeki iklim değişikliği ve doğal afetler gibi çevresel koşullar nedeniyle göç etmek zorunda kalanlar, “mülteci”, “çevre mültecileri” veya “iklim mültecileri”  olarak literatürde yerini almıştır.  Çevresel mülteciler, küresel iklim değişikliği sonucunda oluşan felaketlerden uzaklaşmaya çalışmak ve güvenli bir yaşam ortamı aramaktadırlar. İlk defa 1985 yılında Hihnnawi tarafından BM raporunda çevresel mülteci kavramına yer verilmiştir. BM raporlarında çevre mülteciliği kavramına yer verilse de mülteci haklarının ortaya çıktığı Cenevre Sözleşmesi’nde (Mültecilerin Hukuki Durumuna Dair Sözleşme, 1951) belirtilen siyasi ve sosyal haklar bu tür zorunlu göçlere tanınmamıştır. Avrupa Konseyi, Ekim 2019’da konu ile ilgili düzenlenen kurulda,  “Çevre Kaynaklı Göç ve Yerinden Edilme: Bir 21. Yüzyıl Zorluğu” başlıklı karara atıfta bulunarak, iklim de dahil olmak üzere çevresel faktörlerin insanları göçe zorlayan doğal veya insan kaynaklı çevre felaketleri nedeniyle geçim kaynaklarından yoksun kalma riski altında olanlar üzerinde dramatik bir etki yaratmaya devam ettiğini ve “çevre kaynaklı mülteci” yasal tanımının güncellenmesi gerekliliğini vurgulamıştır. Birleşmiş Milletler Mülteci Örgütü’nün (UNHCR) istatistiklerine göre 2010 yılından bu yana iklim değişikliği sebebiyle 21,5 milyon insan halihazırda yurtlarını terk etmek zorunda kaldı. 2050 yılına kadar da en az 1,2 milyar insanın iklim göçü yapabileceği tahmin edilmektir.

 İklim değişiklikleri sonucunda bölge ve ülke düzeyinde yaşanan felaketler  küresel  göç hareketine neden olmaktadır. Ada ülkeleri doğa olaylarından en fazla etkilenen ülkeler arasındadır. Birleşmiş Milletler Çevre Programı (UNEP), iklim değişikliğine bağlı olarak deniz seviyesinin yükselmesi nedeniyle Kiribati, Maldivler, Marshall Adaları ve Tuvalu gibi ada devletlerinin varlığının tehlikede olduğu uyarısında bulunmuştur. Bu ada devletlerinden olan Tuvalu Adaları, dünyada küresel ısınma nedeniyle boşaltılan ilk ülke olma özelliğine sahiptir.  Artan su seviyesi nedeniyle adada yaşayanların 30 yıl içinde Yeni Zelanda’ya mülteci olarak göç etmesi konusunda 2014 yılında imzalanan anlaşma bunun bir göstergesidir. İklim sorunlarına karşın Tuvalu adalarından başka ülkelere  gitmek küresel iklim felaketi sorununu çözmeyeceği çok açıktır. Tuvalu adalarının sular altında kalması, bütün gezegenin ortak iklim sorunudur. Gerekli önlemler alınmadığında  tüm dünyada  peşi sıra göçler yaşanacak ve her ülke bu göçlerin içerisinde olacaktır.

Sanayileşmenin getirdiği çevresel riskler ve çevre kirliliği, insanları doğa dengesinin bozulmadığı bölge ve ülkelere göç etmek zorunda bırakmaktadır. 1986'da yaşanan Çernobil felaketinden sonra birçok Batı Avrupa ülkesi insanı, ortaya çıkan radyoaktif tehlikeden kısa ve uzun dönemde korunabilmek için Avustralya ve Yeni Zelanda'ya yerleşmek üzere göç etmek zorunda kalmıştır. Ayrıca insanların sebep olduğu iklim değişikliği neticesinde gerçekleşen doğa olaylarından kaynaklı göçlerde yaşanmaktadır. Buzulların erimesi ile su seviyelerinin artmasından dolayı gelişmiş ülkeler arasında bulunan Hollanda, su yükselmelerinde kıyı şeritlerine kurdukları  setler  ile korunabilmektedir. Fakat teknolojileri gelişmemiş olan Bangladeş’te yaşayan insanlar, su yükselmeleri nedeniyle tarım arazilerinin yok olması, deniz suları ve yeraltı sularının  karışması nedenleriyle verimsizleşen  kıyı şeritlerden  iç bölgelere göç etmek zorunda kalmışlardır. 2022 yılı Temmuz ve Ağustos  aylarında şiddetli Muson yağmurlarının neden olduğu sel felaketi  Pakistan’da büyük bir yıkıma yol açmış, binlerce insan hayatını kaybetmiş ve milyonlarca kişi de evsiz kalmıştır. BM Dünya Meteoroloji Örgütü (WMO),toplam hasar ve ekonomik kayıpların 30 milyar dolar olarak değerlendirildiğini ve Ekim 2022 itibariyle yaklaşık 8 milyon insanın seller nedeniyle ülke içinde yerinden edildiğini vurgulamıştır. İsviçre'nin Cenevre merkezli İç Göç İzleme Merkezi (IDMC) de, 11 Mayıs’ta yayınladığı raporda Ukrayna'daki savaş gibi çatışmalar ve Pakistan'daki muson selleri gibi iklim felaketleri nedeniyle ülkelerinde evlerini terk etmek zorunda kalan kişi sayısının geçen yıl dünya genelinde 71.1 milyona ulaştığını açıkladı.

Alman Vakıfları Uyum ve Göç Bilirkişi Konseyi(SVR), 2023 yılında yayımlanan 14. yıllık raporunda iklim değişikliğinin küresel, bölgesel ve yerel göç olaylarını nasıl etkilediğini ve göç politikalarının iklime bağlı göçle mücadelede nasıl bir rol oynadığı konusunu ele almıştır. Raporun önemli mesajları bulunmaktadır. Ülke İçinde Yerinden Edilme Gözlemevi (IDMC) tarafından yapılan tahminlere göre, 2021 yılında yaklaşık 38 milyon iç göçün 22,3 milyonu bu tür hava olaylarından kaynaklandığı raporda yer alıyor. 2021 yılında yayımlanan ikinci Groundswell raporuna göre, en iyi durumda en az 40 milyon insan evini terk etmek zorunda kalacak, en kötü durumda bu sayı 200 milyonu bulabilecek. İnsanlar, genellikle kendi ülkeleri içinde veya komşu ülkelere göç edecekler, ancak uluslararası göçün de artacağı tahminler arasındadır. Devletlerin göçe izin verirken göç edenlerin kalma hakkını koruyucu düzenlemelerin yapılması da raporun bir diğer mesajıdır. SVR  ayrıca Almanya’nın göç politikası konusunda öncü olması için üç göç politikası aracını İklim-Pasaportu, İklim-Kartı ve İklim-Çalışma Vizesini de önermektedir.

İklim değişikliğinin olumsuz sonuçlarıyla başa çıkmak için iklim değişikliği ile ortaya çıkan iklim göçleri politik olarak düzenlenmeli ve  iklim mültecilerine yönelik uluslararası bir rejim  oluşturulmalıdır. Hükümetler, BM ve sivil toplum kuruluşları gibi aktörlerin koordinasyon sağlaması ve işbirliği yapması iklim göçleri ve sonuçlarının  önlenmesinde zorunludur.