Kaç tane felaketi atlattık da akıllandık sanki? "Şimdi ne olacak, ne yapmalı?" diye daha sözümüzü bitiremeden, yine zillere çığlıklar, koridorlara kan karıştı!"

   Evet maalesef ki birkaç gün önce yaşanan bir okul saldırısında yine kan aktı. Yine masum feryatlar yükseldi koridorlardan ve biz bir kez daha, göz göre göre gelen bu felakete seyirci kalmanın ağırlığıyla ezildik.
​ İçimizdeki sızı henüz dinmemişken, bu vurdumduymazlığın geleceğimizi  birer birer yutacağını acı bir şekilde yeniden hatırladık.
  Şimdilerde okullardan yükselen sesler ne zil sesi, ne de bahçede koşturan çocukların neşesi... Artık siren sesleri çalıyor koridorlarda, kulakları yırtan çığlıklar yükseliyor sınıflardan. Dün evimizden, koynumuzdan güle oynaya uğurladığımız o gencecik evlatlar; bugün kara haberlerin, kanlı ekran yazılarının ana konusu olup çıkıverdi karşımıza... Karatahta başında vurulan öğretmenler, ömrünün baharında toprağa düşen masum canlar...
Hangi acıyı yazsam eksik kalır. 
Aahh aahh!Eskiden okul denince aklımıza sıcak bir yuva, bir gelecek umudu gelirdi. Şimdilerde ise evlatların içine  korku, anne babaların içine de  endişe ve tedirginlik çöküyor.  

Her şey yaşanıp bittikten, iş işten geçtikten sonra ekranlara çıkıp süslü laflarla içimizi ferahlatmaya çalışanlara bakmayın siz. Hakikat ortada, taş gibi duruyor karşımızda: Çocuklarımız gözümüzün önünde avuçlarımızdan kayıp gidiyor, biz de durmuş sadece izliyoruz. Bu öyle "bir anlık cinnet" falan değil; basbayağı dipte büyüyen, geliyorum diyen kocaman bir yangın.
​Peki, Allah aşkına, ne oldu da bu çocukların yüreği bu kadar karardı? Daha bıyığı terlememiş, dünyanın derdini sırtlanmamış gencecik evlatlar eline kalemi, kitabı bırakıp da nasıl silah alır? Nasıl olur da arkadaşının gözünün içine bakarak kin kusar? Hani nerede kaldı bizim merhametimiz, edebimiz, insanlığımız? Çok uzağa gitmeye gerek yok, dürüst olalım; başımızı kaldırıp bir kendi evimizin içine, bir de etrafımıza bakalım. Çocuklarımızı aldık, şu küçücük telefon ekranlarının içine, ne idüğü belirsiz oyunların, internetin o karanlık kuyularına kendi ellerimizle attık. Şiddetin bir güç sayıldığı, merhametin zayıflık gibi görüldüğü, "havalı olayım" derken merhametsizliğin prim yaptığı ucube bir dünya kurdular o ekranlarda. Biz ne yaptık peki? "Aman psikolojisi bozulmasın", "Aman çağa ayak uydursun" dedik; ne sınır koyduk, ne başını okşayıp dertleştik. Evladının odasında neyle beslendiğini, kafasının içinde nasıl şeytanların dolandığını bilmeyen anne baba, yarın o kapıya felaket dayandığında dizini dövse ne fayda?
​Artık silkelenip kendimize gelme vakti geldi de geçiyor bile. Başımızı kuma gömerek, her acı haberde "vah vah" deyip geçiştirerek bu beladan kurtulamayız. Okul kapılarına bekçi dikmekle, turnike koymakla çözülmez bu iş. Asıl kilit, çocukların kalbine ne koyduğumuzda saklı. Ebeveynlik dediğin, çocuğun cebine harçlığı koyup, eline de son model telefonu tutuşturup kenara çekilmek değildir. Evladının gözünün içine bakacaksın; neye üzülüyor, kiminle oturup kalkıyor, yüreğinde ne biriktiriyor bileceksin. Eğer bugün biz analar, babalar olarak sorumluluk almaz, evlatlarımıza merhameti, insanlığı, komşu hakkını, helali haramı öğretmezsek; yarın o koridorlarda çınlayan feryatların hesabı hepimizden sorulur. Bu gidişe bir dur demezsek, kaybedeceğimiz  şey sadece üç beş bina olmayacak!
 Gözümüzün önünde bir nesil erip gidiyor ve biz sadece felaketin ardından ağıt yakıyoruz. Artık bahanelerin arkasına saklanmayı bırakıp, kendi evimizin içinden başlayarak bu çocuklara sahip çıkmak zorundayız. Çünkü bu çocuklar bizim yarınımız değil, tam da bugünümüz;
 Biz onları korumadıkça, kaybettiğimiz her çocukla birlikte kendi geleceğimizi de toprağa gömeceğiz.

 "Unutmayalım ki; kurtaramadığımız her çocuk, yarın vurulduğumuz yer olacaktır."

Güzel haberlerle bültenleri süsleyeceğimiz  bir hafta diliyorum efendim. 
Sağlıcakla kalın...