Bugün şöyle bir arkama yaslanıp pencereden akan trafiğe, telaşla bir yerlere yetişmeye çalışan insanlara baktım. Herkesin bir acelesi var, herkes bir şeylerin peşinde.

Bir telaş içinde...

Ama fark ettim ki, bu koşuşturma içinde çoğumuz ruhumuzun en temel taşlarını yollarda düşürerek ilerliyoruz sanki. Özellikle de o üzerine titrediğimiz, kutsal bildiğimiz "vefa"yı...

Hani o bir fincan kahvenin buharında saklı olan, yıllar geçse de eskimeyen o ince sızı. Sahi, ne ara bu kadar "hızlı tüketir" olduk birbirimizi? Ne ara dostlukların raf ömrü, menfaatlerin bitiş süresiyle eşitlendi?

​Aslında vefa dediğimiz şey, sadece birini unutmamak ya da bir iyiliğin altında kalmamak mıydı? Elbette değildir. Vefa; bir insanın hayatına bıraktığın imzanın arkasında durmak demektir. Mevlânâ ne güzel de fısıldar kulaklarımıza: "Dostlarını daima vefa ile hatırla can! Arayan sen ol, bulan sen... Tanıyan sen ol, kucaklayan yine sen."

 Ne kadar zarif ve ruhu olan bir davet, değil mi? Ama bu devirde "arayan" olmak, sanki bir zayıflıkmış gibi algılanıyor. Oysa birine değer vermek, onun hatırasını yüreğinde taze tutmak, insanın kendi asaletinden gelir. Bir zamanlar omuz omuza verdiğin, aynı derdin kederiyle yoğrulduğun birini, köprüyü geçtikten sonra tanımıyor gibi yapmak; aslında en çok kendi geçmişine ihanet etmektir.

​Geçenlerde eski bir dostun, hiç ummadığım bir anda kapımı çalmasıyla anladım; vefa insanın içini ısıtan bir hırka gibiymiş. Bir zamanlar elinden tuttuğun o çocuğun, yıllar sonra gelip "Senin o günkü bir kelimen benim hayatımı değiştirdi" demesi hangi maddi karşılıkla ölçülebilir ki? Küçük ama derin izler... Bazen bir öğretmenin emekli olduktan sonra kapısının çalınmasıdır vefa, bazen de bir yazarın, kendisine ilham veren o ilk okurunu hiç unutmamasıdır. İnsanı ayakta tutan, "hatırlanıyorum" duygusunun o sessiz gücüdür.

​Ancak heyhat! Madalyonun bir de diğer yüzü var ki, işte orası kalbi en çok acıtan yer. Bizler vefayı bir yaşam biçimi olarak benimseyip soframızı, gönlümüzü sonuna kadar açarken; karşı taraftan buz gibi bir rüzgar estiğinde sarsılıyoruz, içimiz titriyor. Sen tüm samimiyetinle köprüler kurarsın, o ise ilk fırtınada o köprünün iplerini keser. Beklediğin o küçük teşekkür, o ince kadirşinaslık gelmediğinde, insan ister istemez bir kırılma yaşıyor. "Değdi mi?" diye soruyorsun kendine. İşte tam o noktada ruh, bir savunma duvarı örüyor. Bir bakmışsın ki; o coşkun akan sevgi seli, yerini kontrollü bir çekilmeye bırakmış oluyor. Daha önce bir yazımda da bahsetmiştim  yaşadığım  bir olayı ve sizinle yeniden bunu  paylaşmak isterim.

 

 Zamanın da birçok şey  paylaştığım çocukluk arkadaşımla yıllara yayılan zaman içinde görüşmeye devam ediyorduk. Yine   birkaç kez hâl hatır sormak için aradım. Dönüş  alamayınca tedirgin oldum. "Başında bir iş mi var, neden telefonu açmadı acaba?" diyerek belli aralıklarla yeniden aradım. Yine dönüş alamayınca haklı tedirginliğimi,  merak ettiğimi ifade eden bir mesaj gönderdim.  Okundu ve geçildi.

Ben yine iyi niyetimle ki  altında böyle bir sebebi kesinlikle aklımın ucundan bile geçiremeyeceğim başka bir zamanda  yine bir mesaj gönderdim.

Aldığım mesaj:

"Bütün gün işim gereği telefonda konuşuyorum ve bıktım konuşmaktan" dediği bir mesajdı.

Ben de:"Özür dilerim rahatsızlık vermek istemedim, peki öyle ise haklı olabilirsin, hoşçakal" diyerek görüşmeyi tamamladım. Size kolayca anlattığım bu olayın içimde  neler hissettirdiğini  mümkün değil tarif edemem. Aldığım bu mesaja içimin nasıl  burkulduğunu tarif etmeye çalışsam da anlayabilir misiniz onu da  bilemiyorum?

İste uzun lafın kısası ulaşımı sağlayan  köprünün uslupsuzluk  nedeni ile nasıl da  fütursuzca yıkıldığını gördünüz değil mi?

Üslubu ile ifade  edilecek bir çift sözle o köprü  yıkılmayacak, 25 yıllık dostluk heba olmayacaktı.  İşte insan, gösterdiği vefanın karşılığında nankörlük görüp, usulsüzlüğe maruz kaldıkça elinde olmadan kabuğuna çekiliyor,

 mesafeler örüyor arasına.

 Ve bu "vefa" sadece İstanbul' da bir semt adı mı diye düşünüyor?

​Sonuçta kimse hayal kırıklıklarından bir kale inşa etmek istemez öyle değil mi? Ama hayat bize şunu öğretiyor.

"Vefa, karşındaki için yaptığın bir iyilikten ziyade, kendi insanlığının bir sınavıdır."

Evet, karşılık görmediğimizde elimizi ayağımızı o kalabalıklardan çekiyoruz.Biraz eksiliyor ve  biraz daha mesafeli  biri haline geliyoruz. Bahsettiğim ve kastım olan bu karşılık;

 "ben yaptım sen de yap"dan ziyade "ben sana defalarca da gelebilirim ama sen de yürek incitmeden bir adımla  gel ve bağı koparma!" serzenişi!

Düşünsenize, iyimser yaklaşarak defalarca attığınız adımda nasıl karşılanıyorsunuz?

Hem de usulsüzce...

Peki bu durumda siz ne yapıyorsunuz? Duygularınızı; kazdığınız derin bir  çukura  gömüyor, üzerine de kırk kat toprak  atıyor, kırgınlıklarınızla kalıyorsunuz.

Eminim ki çoğunuz da benzer durumlarla karşı karşıya kalmışsınızdır.

 

 Ama  biz yine de o kadim sözü yüreğimizin  bir köşesinde  tutmaya hep devam edelim.

"İyilik yap, denize at; balık bilmezse Halik bilir.

 

Ne diyor Mevlana Celâleddin-i Rûmi:

"Dostluk, vefa üzerine kuruludur. Vefasızlık dostluğu öldürür!"

 Biz vefalı kalalım da, varsın kıymet bilmeyenler kendi sığlıklarında boğulsun. Biz; kalbimizin o en temiz köşesini, hala "insan" kalmayı başarabilenler için saklamaya devam edelim. Çünkü hayat, vefasızların kazandığı bir oyun değil, vefalıların onuruyla bitirdiği bir yolculuktur.

 

​"Dilerim ki hayat; karşınıza o yolu karşılıklı sevgi ve kararlılıkla yürüyeceğiniz, vefası kendinden menkul insanlar çıkarsın."

 

Sevgiyle kalın efendim...