Türkiye’de çocuk olmak; sınav ile başlamak gibiyken, büyümek de biraz sınav takvimiyle büyümek demek.
Daha ortaokulda hayatın yönü bir optik forma sığdırılıyor; 8. sınıfta Liselere Geçiş Sistemi ile yüzdelik dilimini öğreniyorsun, lisede hedef tabelası değişiyor ve bu kez önüne Yükseköğretim Kurumları Sınavı konuyor.
Askeri bir üniversite de okumak için ise Milli Savunma Üniversitesi...
Rakamlar ortada: YKS’ye başvuran aday sayısı son yıllarda 3 milyonu da aşıyor. Yerleşebilenlerin oranı elbette ki daha sınırlı; özellikle nitelikli bölümlerde rekabet çok daha sert. Gözümüzü yine OECD verilerine çevirdiğimiz de Türkiye’de öğrencilerin önemli bir bölümünün yüksek sınav kaygısı yaşadığını gösteriyor; yani mesele sadece akademik değil aynı zaman da psikolojik de.
Biz eğitimi çoğu zaman öğrenme süreci olarak değil, eleme mekanizması olarak deneyimliyoruz; sonuçta kazanan az, elenen çok ve bu tablo her yıl tekrar ediyor.
Üniversiteyi kazandığında bittiğini sanıyorsun ama aslında sistem sadece isim değiştiriyor. Hukuk okuyan için mesleğe girişte avukatlık stajı ve sonrasında getirilen mesleki yeterlilik sınavları; hakimlik ve savcılık hedefleyenler için yazılı ve mülakat aşamalarından oluşan sınavlar. Akademide kalmak isteyenler için Akademik Personel ve Lisansüstü Eğitimi Giriş Sınavı ve yabancı dil barajları. Kamuda çalışmak isteyen yüz binlerce mezun için Kamu Personeli Seçme Sınavı; öğretmen adayları için buna ek olarak Öğretmenlik Alan Bilgisi Testi. Tıpta uzmanlaşmak isteyen doktorlar için Tıpta Uzmanlık Eğitimi Giriş Sınavı; diş hekimleri için Diş Hekimliğinde Uzmanlık Eğitimi Giriş Sınavı; eczacılar için Eczacılıkta Uzmanlık Eğitimi Giriş Sınavı. Mali müşavir olmak isteyenler için Serbest Muhasebeci Mali Müşavirlik Sınavı. Bu liste uzuyor da uzuyor; neredeyse her meslek grubunda diploma tek başına yetmiyor, yeni bir sınav kapıda bekliyor. Yani sınav kültürü üniversiteye girişle sınırlı değil; istihdama geçişte de belirleyici olmaya devam ediyor.
Bu tabloyu sadece “rekabet doğal” diyerek açıklamak kolay ama eksik. Türkiye genç nüfusu yüksek bir ülke ve kamuda kadro sayısı sınırlı; bu nedenle merkezi sınav, pratik bir eleme aracı olarak görülüyor. Ancak merkezi ve tek oturumlu sınavlar; eğitimin niteliği ile ölçme yöntemi arasındaki dengeyi bozuyor. Öğrenci bilgiyi derinlemesine öğrenmek yerine sınav formatına uyum sağlamaya odaklanıyor. Üniversite mezunu da mesleki gelişim planı yapmak yerine bir sonraki sınavın tarihini hesaplıyor. Hayat, etap etap geçilen testlerden oluşan bir parkura dönüşmüş durumda.
Gerçekçi olmak gerekirse sınav tamamen ortadan kalkmayacak, kalkamaz elbette.
Nüfus yoğunluğu ve talep fazlası olan bir sistemde ölçme aracı her zaman olacaktır. Ancak tek bir sınav sonucunun bu kadar belirleyici olduğu bir yapı, hem fırsat eşitsizliğini büyütüyor hem de gençlerde kalıcı bir performans baskısı yaratıyor. Kaynaklara erişim farklılığı, özel kurs ve hazırlık imkânları, şehirler arası eğitim kalitesi uçurumu düşünüldüğünde herkes aynı çizgide başlamıyor. Buna rağmen sonuçlar tek bir puanla ilan ediliyor.
Bütün bu tabloyu değiştirmek bir günde mümkün değil; ama ölçmeyi çeşitlendiren, okul içi performansı ve uygulamalı beceriyi daha fazla hesaba katan, mesleğe geçişte sadece test değil staj ve pratik değerlendirmeyi güçlendiren bir modele yönelmek zorundayız. Çünkü sınavı tamamen kaldırmak gerçekçi değil ama sınavın hayatı belirleme gücünü azaltmak mümkün.
Belki o zaman çocuklar büyürken takvime sadece sınav tarihini değil, hayallerini de yazabilir; belki bir gün bu ülkede bir gencin değeri, optik formdaki işaretinden daha büyük olur.
Sağlıcakla kalın efendim...