İnsan ilişkileri dediğin şey, ne okulda öğretiliyor ne de bir yerlerde hazır bir kılavuzu var. Hayatın içine düşüyorsunuz, insanlar karşınıza çıkıyor. Bazılarını tutuyor, bazılarını bırakıyorsunuz. Bazılarını ise keşke hiç tanımasaydım diyorsunuz. Ama işin en garip yanı   şu ki: insanı en çok acıtan da yine insan, en çok iyileştiren de... Bir gün biri seni bir cümleyle paramparça ederken, bir başkası “Nasılsın?” deyişiyle bile topluyor. Bazen birinin varlığı yeterken, bazen birinin yokluğu bile ferahlık oluyor. İlişki denilen şey aslında baktığınızda  koca bir denge oyunu; kim ne kadar emek veriyor, kim ne kadar alıyor, kim ne zaman susuyor, kim ne zaman gülüyor, hepsi ince ince bir ayar gerektiriyor.

Hayat ilerledikçe de şunu anlıyorsun: Herkes seni, senin baktığın yerden görmüyor. Senin değer verdiğine, bir başkası ise uğultu gibi bakıyor. Sen birine iyi davranıyorsun diye o da sana iyi davranacak diye bir kural yok. İyinin yanında kötü ile karşılaşıyorsun. Kimse senin kadar düşünceli olmak zorunda da değil. Bunu ben değil, yaşanmışlık söylüyor. İnsan ilişkilerinin en yorucu kısmı da işte bu beklentiler. Bir şey bekledikçe hayal kırıklığı da  büyüyor, ama beklentiyi azalttıkça huzur çoğalıyor. Bu yüzden insanlardan değil, kendi sınırlarınızdan sorumlusunuz. Kimine kapını ardına kadar açarken, kimine aralık bile bırakmazsın. Öğreniyorsun çünkü... Yanıla yanıla, gücene gücene, bazen çok severek ama çoğu zaman da üzülerek öğreniyorsun.

Ama güzel bir tarafı da var: İnsan dediğin,
 en karanlık gecede bile yanında durduğunda sabahı kolaylaştıran bir şey. Birinin “Ben buradayım” demesi var ya, tüm yükleri nasıl da hafifletiyor. Güven hissi öyle pahalı bir duygu haline geldi ki, artık kimse kolay kolay vermiyor. O yüzden gerçekten güvenebildiğin biri varsa, onu hafife alma. Samimiyet, dürüstlük, emek… bunlar kolay bulunan şeyler değil. En kıymetlisi de sanırım seni anlamak için çabalayan insan. Çünkü anlamak, sevmenin en sessiz hâlidir.

İnsan ilişkilerinde herkes bir şekil veriyor hayatına, ama kimse kimsenin eksiğini tamamlamak zorunda değil. Biri senin boşluğunu dolduracak diye de bir şey yok; herkes kendi boşluğunu kendisiyle doldurmayı öğrendikçe bu yaşamın  içinde daha da güçlü oluyor. Bir ilişkide iki taraf da kendi ayaklarının üzerinde durabildiğinde, işte o zaman gerçekten yakınlaşabiliyor. Yoksa biri taşıyor, öteki alışıyor; sonunda  taşıyan yoruluyor, alışan ise kaybediyor.

Velhasıl, ilişkiler sanıldığı kadar karmaşık değil aslında; sadece herkes kendi iç savaşından çıkıp gelmiş oluyor. Bu yüzden kimsenin yarasını küçümsemeden, kimsenin duygusunu hafife almadan o ilişkinin içinde iyileştirici olmak gerekiyor. Çünkü herkes kendi içinde fırtınasıyla uğraşıyor. Biz de birbirimize denk geldiğimiz yerlerde bazen iyileştiriyoruz, bazen  de incitiyoruz. 

Bu  yaşamın zorlu koşulları içinde,
Dilerim,  içimizi hafifleten, sözüyle değil varlığıyla iyi gelen ilişkilerle dolu bir hayatımız  olsun.  Yaşanan tartışmalar hep onarmak ve kalmak adına yaşansın. Dil yarası ile kalp acısı zamanla geçer belki ama mutlaka ki geçmek bilmeyen bir iz bırakır.  
Dilerim iz bırakan tek şey;
Samimiyetin,  iyi niyetin ve sevginin bıraktığı iz olsun.
 Dünyanın tüm karmaşasına rağmen, yollarımız her zaman güven veren insanlarla aydınlansın.

Yormayan, yokuş olmayan...

Güzel bir hafta  geçirmeniz dileği ile...