Hayatın en ağır yükü, sırtınızda taşıdığınız çanta değil,
İnanmanın, güvenmenin o ağır yükündeki yalnızlıktır.
Bazen insan öyle bir yoldan geçer ki, bırakın başkasına güvenmeyi, kendi ayak izlerine bile yabancılaşır. Güven dediğimiz o ince ip, kopmaya görsün; geriye kalan boşlukta insan en çok da kendine çarpar. Hâlbuki dünyaya ilk geldiğimizde ne çok inanırdık her şeye; bir elin tutmasına, bir sözün tutulmasına... Zamanla o masumiyetin fitilini düşürdüler içimizde. Her geçen gün gıdım gıdım eksildiğini gördük. Yaralarımız çoğaldıkça, kalbimizin etrafına ördüğümüz duvarları korunaklı birer kale sandık. Aşılması zor yüksek surları olan o heybetli kale...
Oysa unuttuk; insan en çok, kapılarını dış dünyaya tamamen kapattığı o kalede boğulur.
Yeniden güvenebilmek, hayatın size attığı her yumruktan sonra ayağa kalkıp tekrar masaya oturabilme cesaretidir. Birine sırtınızı yaslamak, onun sizi asla düşürmeyeceğini bilmekten ziyade, düştüğünüzde beraber kalkabileceğinize olan inançtır.
Kusursuz dostlar, hatasız yollar aradıkça yalnızlığımızı perçinleriz. Oysa gerçek güven, birinin sizin en karanlık halinizi görüp de oradan kaçmak yerine elinizi tutmayı seçtiği o anda saklıdır. Hayat, hepimizi birer yerden kırmıştır elbette; ama bizi insan yapan, o kırık yerlerden birbirimize tutunma ihtimalimizdir.
Evet inşası zor bir yapıdır belki ama günün sonunda, kalbini yeniden riske atabilenler kazanır bu cesaret oyununu; çünkü korkak bir yürek hiçbir zaman gerçekten yaşayamaz.
Ve unutulmaması gereken;
insan en çok, güvenebildiği bir omuzda dinlenirken evindedir.
Çünkü asıl ev, kapılarını dünyaya kapatanlarda değil, kırılma pahasına sevmeye devam edenlerde kurulur.
Sanırım bu ahir zamanın yorgunluğunda hepimizin evinde olmaya ihtiyacı var.
Huzurla, afiyetle kalın efendim...