Ülke vicdanını kanatan bir gerçek ile maalesef ki yine karşı karşıyayız.
Geçtiğimiz gün  çocuk cinayeti olarak yeniden yaşanan durum toplumun ve yasanın kanayan yarası.
 14-15 yaşında ki  çocukların başka çocukların canına kastedecek kadar şiddet eğilimi göstermesi artık trajedi düzeyini çoktan geçti. 14 yaşında bir çocuğun öldürülmesi, 17 yaşında bir diğerinin hayatının elinden alınması; bunlar münferit haber başlıkları değil, Türkiye’nin yarınını yutan derin bir sosyo-hukuki krizdir.
Türkiye İstatistik Kurumunun  verilerine baktığımızda  2024’te güvenlik birimlerine getirilen çocuklarla ilgili olay sayısı 612 bini aştı ve bu rakam bir önceki yıla göre yaklaşık %10 arttı. Bunların 202 bini ise “suça sürüklenen çocuk” kategorisinde, yani kanunlarda suç sayılan eylemlerle bağlantılı olarak polise getirildi. Suça sürüklenen çocuklar içinde yaralama oranı %40’lar seviyesinde, hırsızlık, uyuşturucu gibi suçlar da yüksek oranlarda yer alıyor. Bu veriler tesadüf değil; son dokuz yılda suça sürüklenen çocuk sayısı %51,5 arttı, cinayet vakaları da 2015’ten 2024’e kadar üstel bir artışla 549’dan 1.270’e çıktı. 

Bu tablo, sadece birkaç istatistikten ibaret değil; aynı zamanda aile, okul ve hukukun birbirini suçlayan ama ortak çözüm üretmeyen bir çürüme halini de gösteriyor. Evlerde çocukların nasıl yetiştiğini sorgulamıyoruz; okulda rehberlik hizmetleri zayıf, çocukların duygusal zekasını ve saldırganlık kontrolünü geliştiren programlar yetersiz. Sokaklarda ise kimin elinde ne olduğu belli değil; sosyal devletin koruma ağları delinmiş, birçoğu eğitimden kopmuş, yoksulluk ve fırsat eşitsizliğiyle baş başa bırakılmış çocuklar suç örgütlerinin radarına giriyor. Bu ülke, “suça sürüklenen çocuk” tanımını hafif bir etiket gibi kullanarak failin yaşını konuşmayı, mağdurun kanını konuşmaktan daha kolay buluyor. 14 yaşındaki çocuğun cebinde bıçak neden var? 
Bu çocukların denetimini sağlamakla yükümlü aileleri nerede?
Başta sorgulanması gereken durumların;
 en başında yer alan bu maddeler neden görmezden geliniyor?

 Toplumun pek çok kesimi ciddi suç işleyen çocuklara verilen cezaların yetersiz olduğunu, “çocuk” ya da “rehabilitasyon” kavramlarının mağdur ailelerin acısını dindir(e)mediğini yüksek sesle dile getiriyor. Ortada;
 taşınan kesici, öldürücü aletlerin gerçeği ve bilinçli yapılan eylemlerin söz konusu oluşu bu  haklı isyanı doğruluyor. 

Vakalara baktığımızda bu suçları işleyen çocukların çoğunun aile düzen yapısı bozuk,  bazı ailelerde ise adli süreçte olan aile bireyleri göze çarpıyor. 

İşte bu haller söz konusu iken Adalet; işlenen bu   suçların  ağırlığını, mağdurun yokluğunu  görmezden gelemez, görmemeli.
   Bu suçları işleyen; kimlikte ki yaşı ile çocuk olan fakat bilinçli, canice işlenen saldırı ve cinayetler de  bu sayılar ceza-i indirime sebep olmamalı. 
Canice işlenen  cinayetin cezası  yaş ile indirgenmemeli.

Ülkede yargı sistemi, azami adalet yerine kolaycı çözümü tercih ettikçe; toplum, cezasızlık kültürünü ve korkuyu normalleştirdikçe benzer olayların haberiyle uyanmaya devam etmek kaçınılmaz olacaktır. 

Bu hususta toplumun her kolunda, hepimize görevler düşüyor.  Aileler çocuk ve toplum bilinci ile iletişim kopukluğunu gidermeli, okullar psikososyal desteğe yatırım yapmalı, devletin sosyal hizmetleri çocuklara gereken destek ve yardımı yapmalı, hukuk sistemi “çocuk” etiketi ardına saklanarak failin cezasız kalmasına izin vermemeli. Caydırıcılığı ve  ceza ağırlığı kuvvetli olmalı. Hep birlikte adımlar atmazsak, bir sonraki 17 yaşındaki kurban ve 14 yaşındaki fail haberi kaçınılmaz olacak. Ahmet'ler, Atlas'lar ve niceleri için adalet istemekten korkmayın. O başkaldırılmayan çarpık düzenin sırada ki mağduru ya da maktülü olmayın!

 Toplum olarak bu kanayan yarayı kapatmak için eğitimden sosyo-ekonomik desteğe, rehabilitasyondan etkin cezai yaptırımlara kadar somut düzenlemelerle yüzleşmeli; çocuklarımızı savunan değil, onları insanlaştıran bir sistem kurmalıyız. 

Hakkın, adaletin yerini bulacağı daha güvenli, daha sorumlu bir Türkiye umudu ile...