​Değerli okurlarım, bu hafta köşemde sizlerle birlikte, son günlerde ülkenin dört bir yanında bizzat tecrübe ettiğimiz, iki uç duyguyla takip ettiğimiz, üzerine uzun uzun düşünmemiz ve dersler çıkarmamız gereken çok hayati bir meseleyi masaya yatırmak istiyorum.

 Biliyorsunuz, hırçın akan suların, kayan toprakların ve barajlarda biriken o muazzam gücün gölgesinde, doğanın bize aynı anda hem şefkatini hem de gazabını gösterdiği çok kritik bir dönemden geçiyoruz.


​Mayıs ayı normalde baharın ve doğanın uyanışını müjdeleyen o taze enerjisiyle bilinir; fakat bu yıl bize, hafızalarımızdan kolay kolay silinmeyecek sarsıcı bir yüzünü gösterdi. Günlerdir dinmek bilmeyen, bereketi feryada dönüştüren o şiddetli sağanaklar ne yazık ki arkasında can kayıpları, çöken yollar, çaresizlikle izlenen heyelanlar ve sular altında kalan hayatlar bıraktı. 


​Bizler bu ağır bilançoyu endişeyle takip ederken, ekranlarda eş zamanlı olarak barajların doluluk oranlarının % 100'e  ulaştığını müjdeleyen, yaza susuzluk çekmeden gireceğimizi söyleyen sevindirici  haberler dönmeye başladı. Tam bu noktada insan, modern dünyanın o büyük çelişkisinin tam ortasına düşüyor. Çünkü aynı gökyüzünün bize hem hayat veren can suyunu hem de yıkıcı bir felaketi aynı anda nasıl sunabildiğini anlamaya çalışıyoruz. Aslında buradaki asıl mesele doğanın dengesinde değil, bizim o dengeyi okuma kabiliyetimizdeki büyük kusurda saklıdır. Bizler ne yazık ki yağmuru ya korkulacak bir afet ya da piyangodan çıkan bir ikramiye gibi görmeye alıştık. Oysa ki  su sadece kendi yatağında akar ve önüne örülen basiretsiz engelleri günü geldiğinde yıkar geçer.


​Olayın bizi rahatlatan tarafına bakarsak, kuraklık tehdidini en derinden hissettiğimiz, yeraltı sularımızın çekildiği bir dönemde bu yoğun yağışlar toprağımıza kelimenin tam anlamıyla bir hayat öpücüğü oldu. 


Barajların bu denli dolması tarımsal üretimden hidroelektrik enerjisine, içme suyundan ekolojik sistemin devamlılığına kadar hepimiz adına devasa bir kazanım ve güvence demektir. Ancak bu iyimser tablo ile rehavete kapılmamak gerekir. Plansız ve hazırlıksız yönetilen bir bolluk, doğada en az kıtlık kadar büyük krizlerin habercisi olabilir.
​Madalyonun can yakan diğer yüzünde ise suyun öfkesi değil, bizim beton konusundaki ısrarcı inadımız duruyor. Doğanın suyu emmesi için bıraktığı tüm gözenekleri asfaltla, betonla acımasızca tıkadığımız için toprak artık doymuyor, aksine üzerindekileri kusuyor. Doğal drenaj kanalları olan derelerin önünü kesip yataklarını daralttığımız, etraflarını yüksek binalarla kuşattığımız için dik yamaçlar tutunamayıp aşağıya kayıyor. Barajların dolması elbette büyük bir şans ve çok kıymetli fakat o barajların taşma riskini ve tahliye mekanizmalarıyla akılcı bir stratejiyle yönetemezsek, elimizdeki o muazzam su kütlesi her an patlamaya hazır birer saatli bombaya dönüşebilir.


​Bu kısırdöngüyü kırmak, her felaket sonrası tekrarlanan "mazgalları temizleyeceğiz, menfezleri büyüteceğiz" şeklindeki o klişe ve günü kurtaran vaatleri artık tamamen rafa kaldırmaktan geçiyor.
 Şehirlerimizi birer beton blok olarak görmeyi bırakıp, suyu yüzeyde tutmayarak anında yer altına ileten geçirimli beton teknolojisiyle "Sünger Şehir" modeline acilen adım atmalıyız. Sadece devasa barajlara güvenmek yerine, yeni inşa edilen her yapının altına çatılardan süzülen yağmur sularını hapsedecek mikro depolar kurulmasını yasal bir zorunluluk haline getirmeliyiz; bu depolar sel anında şehir şebekesinin yükünü yüzde otuz azaltarak hayati bir tampon görevi görecektir.
​Bununla da yetinmeyip, yapay zekâ destekli meteorolojik tahmin sistemlerini baraj yönetimlerine entegre etmeli, yağış henüz şehre düşmeden barajlardaki fazla suyu kontrollü olarak tahliye edip kurak bölgelerdeki yapay yeraltı depolama alanlarına pompalamalıyız. Heyelan bölgelerinde ise sadece yıkılmaya mahkûm olan o soğuk beton istinat duvarlarına bel bağlamak yerine, kök yapısı toprağı bir ağ gibi sıkıca kavrayan özel bitki ve ağaç türleriyle canlı yeşil bariyerler inşa etmeliyiz. Çünkü doğayı betonla terbiye edemeyiz; doğa ancak yine doğanın kendi gücüyle dizginlenebilir.


​Doğa bize bu Mayıs ayında aslında son derece net, duru ve keskin bir mesaj verdi: 
"Ben size yaşamanız için ihtiyacınız olan suyu fazlasıyla sunuyorum, ama siz onu hakkıyla ağırlayacak o asgari misafirperverliğe ve zekâya sahip değilsiniz."
 Barajların dolup taşmasına sevinirken, o sel sularında evini, emeğini ve en önemlisi canları, sevdiklerini kaybeden insanların acısını bir an bile aklımızdan çıkarmamalıyız. Bir sonraki yağmura korkuyla ve endişeyle değil, yeniden bereket inancıyla bakabilmek istiyorsak, şehircilik zihniyetimizi baştan aşağı, radikal bir şekilde revize etmek zorundayız.

 Unutmayalım ki su her zaman akar ve kendi yolunu bir şekilde bulur; asıl sormamız gereken soru, o yolun üstünde bizim daha ne kadar tutunabileceğimizdir.

Geleceğimizi şansa ve betonun inatçılığına değil; aklın, bilimin ve doğanın değişmez kurallarına emanet etmek dileği ile...

Esen kalın...