Modern Türk insanının yeni kimliği: Sessize alınmış vatandaş.

Aramalar sessizde.

Bildirimler kapalı.

Konuşmalar kısa.

Tebessümler temsili.

İlişkiler 24 saat içinde kaybolan hikâyeler gibi: geçici, kaygan, düşük çözünürlüklü.

 

Ama en çok da biz…

Kendimizi sessize aldık.

İçimiz konuşmak istiyor ama dışımızda “rahatsız etmeyin” modu açık.

Eskiden “sessize almak” sadece telefonlar içindi.

Şimdi arkadaşlarımızı, sevgililerimizi, fikirlerimizi, duygularımızı bile sessize alıyoruz.

 

Meselâ eskiden biriyle kavga edince bir çözüm aranırdı.

Şimdi doğrudan “sessize al.”

Bitti gitti işte...

Karşı taraf hâlâ bağırıyor ama bizde titreşim bile yok.

Çünkü bu çağın temel ilkesi: duy ama duyma.

Gör ama takılma.

Yaşa ama hissetme.

Ve asla… uzun cümleler kurma.

Bakın, yakın geçmişte yaşadığımız en büyük dijital devrim, ne biliyor musunuz?

 

“Mavi tik görülmesin” seçeneği.

 

Yani artık karşımızdaki kişiye şunu deme özgürlüğüne kavuştuk:

“Okudum ama üstüme alınmadım.”

 

İşte bu yüzden hepimiz birer dijital gölgeye dönüştük.

Görünürüz ama yokuz.

Konuşuruz ama anlatmayız.

Yakınız ama sadece Wi-Fi menzili kadar yakınlığımız...

Toplu taşıma gibi;

Herkes yan yana ama herkes başka yerde.

 

Tramvayda  başını cama dayamış, içinden hayatını sorgulayan bir adamla;  ekranına yapışmış gibi video izleyen bir genç kız…

Aslında aynı yerdesiniz ama tamamen başka dünyalardasınız.

Çünkü o anın adı artık “birlikte yalnızlık” oldu.

 

Bir şey daha söyleyeyim mi?

Farkında mısınız?

Artık insanlar birbirine doğrudan duygularını bile söyleyemiyor.

"Seviyorum" yerine: ????

"Özledim" yerine:

"Yeter artık" yerine: ????

Emojilerle bağırıyoruz.

Sessiz harflerle isyan ediyoruz.

Bazen bir story’ye attığımız şarkı, günlerce konuşmaktan daha etkili oluyor.

 

Yani sustuk.

Ama çok zekice sustuk.

O kadar zekice ki… kendimizi bile kandırıyoruz.

 

Peki ya sonuç?

 

Bir millet olarak “rahatsız edilmek istemiyoruz.”

Ama içten içe de biri gelsin, bizi duysun, sarsın, çözsün istiyoruz.

 

Bu bir çelişki değil.

Bu çağın ruh hâli.

 

Ve artık şu soruyu sorma zamanı geldi:

 

“Ben mi herkesi sessize aldım, yoksa zaten kimse bir şey demiyor muydu?”

 

...

 

Yani sevgili okur…

Eğer biri sana gerçekten ulaşmaya çalışıyorsa, sadece ekranına değil, içine de bak.

Çünkü bazen titreşim yoksa,

ses çıkarmayanlar daha çok şey anlatıyordur.

 

Ve belki de en büyük bağırışlar, artık

“sessize alınmış kalplerden” geliyordur.

 

Bazen düşünüyorum, biz bu “sessize alma” işini ilk nerede öğrendik?

 

Muhtemelen bir yerlerde, bir mesaj geldiğinde heyecanlanıp sonra o mesajı yanlış kişiden görünce yaşadığımız hayal kırıklığıyla başladı.

Sonra fark ettik ki, bildirim beklemek yorar.

En iyisi, hiç çalmayan bir telefon gibi davranmak: Çalmazsa üzülmezsin.

Ne güzel mantık, değil mi?

 

Ama işin ironisi şu:

Hepimiz bu kadar sessizdeyiz ama aynı zamanda çok sesliyiz.

Çünkü sürekli bir şey anlatıyoruz.

 

Hikâye atıyoruz, tweet atıyoruz, video yüklüyoruz.

Her gün “bugün ne yediğimizi”, “hangi kafeye gittiğimizi”, “hangi filme sinir olduğumuzu” anlatıyoruz.

 

Ama biri gerçekten “sen nasılsın” dediğinde,

kafamızda şu oluyor:

"Hmm... uzun zamandır cevaplamadığım bir soru bu. Belki sonra dönerim.”

 

Ve işte orada yine o meşhur buton çalışıyor:

“Sonra hatırlat.”

 

Bir başka trajikomik durum da şu:

Artık insanlar birbirine cevap vermeyince alınmıyor.

Ama bir story'ye bakıp cevap verince, “hıh, bakınca yazabiliyor da.”

 

Modern sosyal ilişkiler, nükleer denge gibi:

Herkes karşı tarafın ne yapmadığına odaklı.

Hiç kimse şunu sormuyor:

“Ben en son ne yaptım?”

 

Çünkü o da yorucu.

 

Soru sormak, samimiyet ister.

Cevap almak, cesaret.

 

Biz de ne samimiyetle meşgulüz, ne cesaretle.

Çünkü her şey, düşük pil modunda.

 

Ve galiba en tuhafı şu:

Birbirimize ulaşamadığımız bu çağda, kendimize de ulaşamıyoruz.

 

Kendimizi bile sessize aldık.

“İyi miyim?” sorusunu bile erteledik.

Çünkü iyiyiz gibi yapmamız gerekiyor.

Her şey yolundaymış gibi görünmek, bu çağın kılık kıyafeti...

Gülümseme artık mutluluğun değil, karşı tarafı rahatsız etmemek için takılan bir dijital maske.

 

Sonuç ne peki?

 

Biz, suskunluk çağının gürültülü çocuklarıyız.

Birbirimizi duymuyoruz ama sürekli konuşuyoruz.

Birbirimize yakın görünüyoruz ama içimizde kimse kimseye dokunamıyor.

Çünkü artık "iletişim kurmuyoruz", sadece veri paylaşıyoruz.

Ve bu yüzden belki de en çok ihtiyacımız olan şey bir bildirim değil...

Gerçek bir ses.

Gerçek bir “merhaba, nasılsın?”

Gerçek bir “duyuyorum seni.”

 

Çünkü telefonlar gibi biz de bazen donarız.

Ve bazen sadece biri gelip dokunursa çalışırız.

 

O yüzden, bu yazıyı okuduktan sonra yapabileceğin en büyük devrim:

Biriyle sessiz olmayan, filtresiz bir sohbet etmen.

 

Ve belki de o an, yıllardır sessize aldığın iç sesin fısıldar:

 

“Şimdi gerçekten bağlandın.”

 

Dijital ortamın, dijitalleşmiş hali ile tam da bu durumda olduğunuzu anlattığım  yazımdan sonra yeniden şöyle bir değerlendiri yaşadıklarımızı...

 

Ne kadar doğru değil mi?

 

"Telefonlar titreşimde, insanlar donuk, iletişim sessizde!"

 

Vay bizim bu içler acısı halimize...