Hepimiz fark ettik ama ses etmedik.

 Dünya bir süredir "low battery" uyarısı veriyor. Buzullar eriyor, denizler köpürüyor, gökyüzü kendini filtreye vurmuş gibi her gün farklı bir ton... Her yüzüyle  bize "merhaba" diyor.

Ama biz ne yapıyoruz? Story'e yağmur videosu koyup altına "yağmurda ıslanmak başka" yazıyoruz. Dünya ise bir köşede battaniyesine sarılmış, " Lan benim dengem şaşmış, sizin romantikliğinizi de seveyim" diyor muhtemelen.

Sabah işe geç kalmışız, akşam Netflix’te hangi diziyi izleyeceğimizi seçemediğimiz için ruhsal çöküntü yaşıyoruz. Bir uygulamadan yemek söylüyoruz, 40 dakikada gelince "açlıktan öldüm" diye sinir krizi geçiriyoruz. Ama kimse demiyor ki, "Acaba kuryenin freni tutuyor muydu, acaba o yemeği getiren adamın bir derdi var mıydı?" Demiyoruz çünkü her şey bizim merkezimizde dönüyor sanıyoruz. Oysa dünya merkez kaç kuvvetine çoktan yenilmiş, biz hâlâ "bu hafta burçlar ne diyor?" derdindeyiz.

İklim değişikliği, göç krizleri, inanılmaz derecede korkutan teknoloji  isyanı, ekonomik çöküş, susuzluk, yalnızlık… Bunların hepsi aynı odaya tıkılmış sorunlar gibi. Biz kapıyı açmıyoruz ama içeriden sesler geliyor:

"Bir ara  bizimle ilgilenin lan!" diye...

 Ama biz ne yapıyoruz? Kapının altından not uzatıyoruz "Ben de çok yoğunum, işler çok karışık."

Bu çağın en büyük ironisi:

Her şeye ulaşabiliyoruz ama kimseye dokunamıyoruz. Daha önce ki yazıĺarımdan birinde  de bahsetmiştim.

Görüntülü konuşuyoruz ama göz göze gelemiyoruz. Mesajlaşıyoruz ama hiç kimse gerçekten "anlamıyor." Dinlemek lüks oldu, anlamaksa tarihin tozlu raflarında nostaljik bir kavram. Ve en kötüsü de ne biliyor musunuz?  Kimse anlamadığı halde herkes haklı.

 Tüm dünya sürekli bir

"ben sana demiştim" modunda.

Birbirimizi seviyoruz ama "müsait olduğunda buluşuruz" gibi cümlelerle kaçıyoruz. İlişkiler Amazon teslimatı gibi; Takip kodu var ama sıcaklık yok. Herkes bir "soğuma" sürecinde, ama kimse neden donduğunu bilmiyor.

Ama gel gör ki mizahımız hâlâ sağlam. Her krizi bir caps’e dönüştürme refleksimiz, bir gün Nobel alabilir. Felaket tellallığını bile tiye alıyoruz. Deprem oluyor, dalga geçiyoruz. Ekonomi çöküyor, "karttan çek şaka değil" diye tweet atıyoruz. Çünkü biz gülmeyi bırakırsak ağlamaya mecbur kalırız. Arada bir "sessizce ağlıyoruz ama sadece içimizde" uygulaması indirmiş gibiyiz. Arka planda sürekli çalışıyor.

O da pil ömründen  yiyor.

Ve şimdi, büyük resmi çizelim mi?  Dünya gerçekten yoruldu, evet. Biz de öyle. Ama biz hâlâ saçma bir umutla "Belki bu yaz güzel geçer" diyoruz. Balkonumuza bir saksı çiçek alıyoruz, hayata tutunmak için. Bir çay demliyoruz, tüm dertleri renkli çiçekler,  kuş sesleri eşliğinde eritmeye çalışıyoruz. Olmuyor ama olsun çay güzel.

Hele ki benim gibi demli sevenler için...

Belki de tüm mesele, daha güzel bir dünyayı değil, daha anlamlı bir kendimizi inşa etmeye çalışmak.

Çok muhtemelen... Çünkü dünya kendini toparlayana kadar, biz en azından birbirimize iyi davranabiliriz. Mizahla, çayla, göz göze bir gülümsemeyle...

Ne bileyim? Belki başka  yolları da vardır. Şimdilik genel olarak yaptığımız bu.

Kim bilir, belki dünya da bir gün bize dönüp,

"İyi ki varsınız, ama biraz yavaş olun be canlar" der.

Biz , contası büküldüğü için musluk ile  kavga eden "ne oldu sana? açılsana ,hay senin!" diye söylenen bir toplum olarak Teşhis sanatını pek severiz.

 Her şey olası, her şey mümkün iken dünyanın söylemine mi şaşıracağız değil mi?

Geçen gün uzun uzun  konuştuk.

Dünya, bizden çok şikayetçi  söyleyeyim.

Bu böyle olmaz "Kendinize gelin ulan, kendinizi bitirdiğiniz gibi de  beni yok ediyorsunuz!" diyor.

Hiç boş boş bakmayın, adam haklı dağılın!

("Teşhis Sanatı" Edebiyatta kişileştirme sanatı olarak kullanılır. Cansız varlıklara insansı özellikler yüklenerek anlam ve hikaye derinliği kazandırılır.

Ben de Teşhis sanatını kullanarak; biraz mizah, biraz da yazıma  derinlik katmak istedim. Esen kalın efendim. )