Hepimizin içinde bir yerlerde "Aslında istiyorum ama…"
diye başlayan cümleler vardır. Kimi yeni bir dil öğrenmek ister, kimi şehir değiştirmek ister, kimi sevdiği insana içini dökmek ister ama hep bir zaman, hep bir şart ve bir uygunluk bekler. Sonra günler ay olur, aylar yıl olur ve biz fark etmeden o istekler içimizde birikmiş bir ağırlığa dönüşür. Bu ağırlık öyle sessiz bir şeydir ki, kimse görmez ama insanın omuzlarında gittikçe ağırlaşan taş gibidir. Hani bazen durduk yere içimizin sıkılması vardır ya, çoğu zaman ne olduğunu farketmesek de sebebi budur: Yapmak isteyip yapmadıklarımız, söylemek isteyip sustuklarımız, hayatımızın bir köşesinde beklettiğimiz biz.
Ölüm döşeğinde insanların en çok neye üzüldüğünü araştıran Bronnie Ware diye bir hemşire var. Yıllarca yoğun bakımda çalışmış ve hastalarla konuşmuş. Kitabında en çok duyduğu pişmanlığın "Keşke kendi istediğim hayatı yaşama cesareti gösterseydim" olduğunu yazıyor. Yani insanlar en çok “yapamadıklarına” ağlıyor,
"yanlış yaptığına" değil. Bu bana her zaman çok çarpıcı gelmiştir. Çünkü günlük hayatta hep şöyle düşünürüz:
"Ya rezil olursam?",
"Ya olmazsa?", "Ya insanlar ne der?" Ama yıllar sonra dönüp baktığımızda hiçbiri önemli kalmıyor. Geriye bir tek "acaba" kalıyor.
Acaba...
Aslında büyük işler için özel bir zamana falan gerek yok. Hep sanıyoruz ki doğru ruh halini beklersek başlayacağız. Kendimizi iyi hissetmediğimiz ve o motive gücünü kendimizde bulamadığımız, kalbimizin bize oynadığı oyun neticesinde ki o ruh halimiz...
Bilim bile diyor ki motivasyon önce gelmiyor, adım attıkça geliyor. Stanford’dan sinirbilimciler beynin dopamin sistemini incelediğinde şu sonuca varıyorlar:
İnsan bir işe küçük de olsa başladığında beyin bir ödül hissi üretmeye başlıyor ve bu his insanı daha da ileriye sürüklüyor. Yani "heves gelince yapacağım" diye beklediğimiz şey tam tersine işliyor;
yapınca heves geliyor.
O ilk adımı atmayınca hiçbir şey değişmiyor ve akılda olan şeyler ise hep erteleniyor.
Einstein'ı bilmeyenimiz yoktur herhalde?
Matematik ve fizik dallarındaki çalışmalarıyla ün salmış, özel genel görelilik teorilerini geliştirme çalışmalarıyla Nobel Fizik Ödülü'ne layık görülmüş, hani dil çıkarttığı meşhur bir de portresi olan ünlü fizikçi.
Albert Einstein bile uzun yıllar bir patent ofisinde sıradan bir memur olarak çalışmıştı. Teorisini bir gecede yazmadı, kimse ona
"sen yaparsın" demedi. Çoğu zaman tek destekçisi yine kendisi oldu. Hep aklında dönen düşünceyi kendince destekledi.
"Belki saçma gelir ama denemeden bilemem."
Biz ise çoğu zaman aklımızdaki fikri, daha başlamadan derinliklere gömüyoruz, kendimize şans bile tanımıyoruz.
Hayat aslında büyük değişimlerle değil, küçücük cesaretlerle yön değiştiriyor. Bir gün beş dakika gitar çalmak, her sabah iki sayfa kitap okumak, birine içindekini bir cümle ile söylemek…
Bunlar dışarıdan küçük görünür belki ama insanın iç sesini güçlendirir. Çünkü insan, ne yaptığıyla değil, neyi yapmaya cesaret ettiğiyle büyür. Erteledikçe korku, endişe büyüyor, başladıkça ise küçülüyor.
Ve günün sonunda herkes kendi kendine şu soruyla kalıyor: "Ben gerçekten istediğim hayatı yaşadım mı?" Bu soruya "Evet" diyebilmek için devasa başarılar gerekmez, kimseye kanıtlamak zorunda olduğunuz bir durum da yok. Yeter ki içinizden geçen o sesi susturup bir kenara koymayın. Çünkü o ses, sizin gerçek hayatınızın işaretidir. Bugün küçücük de olsa bir adım atarsanız, yarın "keşke" yerine "iyi ki" dersiniz.
Hayat uzun gibi görünür ama aslında insanın içinde birikenler çok çabuk yaşlanır. O yüzden içinizdekileri ölüme bırakmayın. Şimdi, bugün, burada, bir yerden başlayın.
"Keşke"ler saracağına dilinizi,
"İyi ki"ler sarsın!