Televizyon… Evlerimizin başköşesinde, yıllardır bize gündemi, eğlenceyi, kahkahayı ve gözyaşını taşıyan o sihirli kutu. Ama aynı zamanda düşüncelerimizi, davranışlarımızı ve hatta duygularımızı yönlendiren görünmez bir ip var. O da  onun elinde. Sabah uyanır uyanmaz kahvemizi içerken “günaydın” la açılan programlarla başlıyor maraton; öğlen reyting uğruna kısır döngüye sokulmuş tartışma programlarıyla devam ediyor; akşam sofraya oturduğumuzda ise karşımıza ya vahşet dolu haberler ya da kurgulanmış, çığlık çığlığa diziler çıkıyor. Günün sonunda biz, farkına varmadan, beynimiz yorulmuş, yüreğimiz sıkışmış, umutlarımız törpülenmiş halde televizyonun karşısından kalkıyoruz.

 

Düşünün: Sabah kadın programlarıyla başlıyor gün. Ekranda sürekli aynı yüzler, aynı boş tartışmalar, aynı kavgalar…

 Sanki ülkenin en büyük sorunu kayınvalidelerle gelinlerin anlaşamamasıymış gibi...

 Reyting uğruna aile mahremiyeti açık artırmaya çıkarılıyor. Ardından öğle saatlerinde sözde “haber kuşakları” devreye giriyor. Ama bu haberler gerçeği mi yansıtıyor? Hayır. Sürekli kan, kaos, felaket, ölüm… Çocuk istismarı, kadın cinayeti, türlü  türlü işlenen diğer cinayetler, cinnet haberleri, kaza, kavga… İzleyen milyonlar, daha günün yarısına varmadan umutsuzluğun batağına sürükleniyor.

 

  Kim kimi kandırmış, kim kiminle kaçmış? Aile mahremiyetlerinin hiçe sayılarak, toplum ahlakını yerle bir edecek saçma salak gündüz kuşağı  programları.

  Bolca hakaret içeren,  kavgalı, tartışmalı,  yemeğe kusur bulmalı yemek programları...

 O bir ekmek kırıntısını bulamayan insanların karşısında, bu yemek olmamış diyerek burun kıvıran konsept kuklaları...

Ne acı değil mi?

Rant uğruna gelinen hale bakın!

Sanki gündüz kuşakları ile son buluyor mu bu kaos?

Tabi ki hayır!

 

Ve akşam olur. İşte televizyonun en büyük sınavı. Sofraya oturmuşuz, bir yanda ailemiz, bir yanda yemek; ekranı açıyoruz. Haber bülteni sanki mezarlık anonsu gibi: “Bugün şu kadar kişi hayatını kaybetti, şu şehirde cinayet işlendi, burada yangın çıktı, şurada savaş patladı, dolandırma, soygun, kaçırılma olayları,  cinayetler” ...

Bunlar hayatın gerçeği elbette fakat madalya takılacak şekilde ballandıra ballandıra dakikalarca anlatılmasına ne demeli?  Ders niteliğinde, mesaj içerikli bir anlatım  bütünlüğü ile yayınlansa anlayacağız. 

Ve dikkat edin o konular döner de döner haber bantlarnda...

 

 Hiç mi güzel bir şey olmuyor bu ülkede? Hiç mi umut verecek bir gelişme yok? Elbette var, ama onlar  reyting getirmiyor. Çünkü gözyaşı, kaos;  mutluluktan, iyi haberlerden daha çok izleniyor. Ve biz, o sofrada, çocuğumuza lokma yedirirken ekranın öte yanında başka bir çocuğun öldürüldüğünü izliyoruz. Boğazı kesilmiş,  kellesi evladı tarafından  balkondan atılan bir dramı saatlerce mozaikli görüntülerle izliyoruz. çocuk bizim çocuğumuz  değil ama kalbimizin bir köşesi ölüyor aslında. O evladı için hayatını ortaya koyan annenin dramını yüreğimizde hissediyoruz.

Ama o akış;  kan revan haberlerle ruhumuzu beslememeli...

 

Ve bu tabloya yıllardır maruz kalan bir toplum düşünün. Ne olur? Önce duyarsızlaşır. Sonra korkuya teslim olur. Ardından umudu unutur. Olumsuz şeyler olabildiğince normalleşerek toplumu çürütür.

 

 İşte bugün içinde bulunduğumuz durum da aynen budur: Milyonlarca insan televizyon ekranlarından pompalanan kaygı, kargaşa ve yapay mutluluk arasında sıkışıp kalmış durumda. Kendi hayatımızı yaşamak yerine başkalarının hayatlarını izler olduk. Çözüm üretmek yerine şikâyeti ezberledik.

 

Oysa televizyon, doğru ellerde, toplumu aydınlatacak bir fener olabilecekken, toplumun duygularını sömüren rant amaçlı para makinesi haline geldi.

Oysa ki eğitimden sağlığa, kültürden bilime, nice alanı yayabilir, halkı bilinçlendirip, geliştirebilirdi. Ama bugün;  geldiğimiz noktada bir “uyuşturucu” görevi görüyor. Toplum,izledikçe bağımlı hale getiriliyor.

 İçi boş programlarla , gevezelikten ibaret içeriklerle toplum eğleniyor işte...

Bununla ilgili

Albert Einstein’ın bir sözü vardır: “Televizyon, aptalları eğlendirmek için icat edilmiş bir cihazdır.” der. Bugün bu söz hiç olmadığı kadar gerçeğe dönüştü. Çünkü ekranın karşısında ne kadar uzun vakit geçirirsek, o kadar az düşünebiliyoruz. Ne kadar çok izlersek, o kadar az sorguluyoruz.

 

Sonuç mu? Bizim geleceğimiz ekranın parlak ışıklarıyla karartılıyor.

 

 Oysa unutmayalım: Gerçek ışık ekranda değil, aklımızda ve vicdanımızdadır. Televizyonun bizi şekillendirmesine izin verdiğimiz sürece kendi hayatımızı yaşamıyoruz; başkalarının yazdığı bir senaryoda figüran oluyoruz.

 

Artık sorgulama zamanı geldi. Artık kumandayı değil, hayatımızı ele alma zamanı geldi. Ve belki de en çok, kendimize şunu sorma zamanı:

 

“Bizi biz yapan değerleri mi izliyoruz, yoksa başkalarının bize dayattığı saçma  sapan kurguları mı?”