Gönül soframızın en seçkin, en nazlı ve en bereketli misafirini, ardında derin bir sükûnet ve arınmışlık hissi bırakarak uğurladık; şimdi içimizde o yoğun manevi mesainin verdiği tatlı bir yorgunluk ile ruhun en kuytu köşelerine kadar sirayet eden o eşsiz huzur bir arada yaşıyor. Otuz gün boyunca sadece bedenimizi aç bırakmadık. Aslında hayata bakış açımızı, dilimizden dökülen kelimeleri ve en önemlisi kalbimizden geçen niyetleri adeta bir sarraf titizliğiyle yeniden terbiye etmeye çalıştık. Ramazan takvimden çıkıp gitmiş olabilir ama asıl büyük hikâye, asıl büyük imtihan şimdi başlıyor; çünkü mühim olan o manevi huzuru, o iklimin serinliğini, sahurun o sessiz ve vakur bereketini, iftarın bekleyişindeki o naif sabrı, hayatımızın geri kalanına bir pusula gibi, hiç kaybolmayan bir yön levhası gibi yerleştirebilmekte gizli.

​Bu kutlu ayın bize bıraktığı en büyük miras, modern dünyanın bitmek bilmeyen gürültüsünde kaybolan o "kendimize dönüş" yolculuğuydu; biz bu otuz günde aslında kendimizle yeniden tanışma fırsatı bulduk. Hızla akıp giden, her şeyi hoyratça tüketen o hengâmenin içinde;  bir an olsun durup nefes almayı, bir bardak suyun içindeki o devasa mucizeyi fark etmeyi ve paylaşmanın, bir başkasının derdiyle dertlenmenin ekmeği nasıl mucizevi bir şekilde çoğalttığını bizzat yaşayarak deneyimledik. Sabrın sadece bir akşam ezanını beklemek olmadığını, aksine o bekleyişi zarafetle, şükürle ve umutla süslemek olduğunu gördüğümüzde, aslında ruhumuzun ne kadar derin bir hazineye sahip olduğunu yeniden hatırladık. Bu büyük farkındalığı, bayramın coşkusuyla yaşayıp, bu kutlu günü maneviyatımızla harmanlayıp ömrümüzün her gününe birer inci tanesi gibi, birer yol haritası gibi dizme vakti.

İnsan bazen alışkanlıkların rüzgârına kapılıp gider ama Ramazan bize bu rüzgârı durdurma gücü verdi; bize "hayır" diyebilmenin, iradeyi bir kalkan gibi kullanmanın onurunu yaşattı. Şimdi bu onuru, sadece Ramazan sofralarında değil, hayatın her alanında, haksızlığa karşı dururken, birine bir iyilik yaparken ya da öfkemize hakim olurken de göstermeliyiz.

 Temennim odur ki; dilimizde kalan o zikir tadı, kalbimizde yeşeren o taze merhamet tohumları sadece bir ayın hoş bir hatırası olarak tozlu raflara kalkmasın, aksine hayatımızın en kurak, en zorlu günlerini sulayan gürül gürül birer pınara dönüşsün. Gözlerimiz artık sadece olanı biteni değil, gönül gözüyle o derinlerdeki sessiz incelikleri ve mahcup feryatları da fark etsin. Ellerimiz sadece kendine yontmak için değil, her daim birinin elinden tutmak ve kanayan yaraları sarmak için samimiyetle açık kalsın.

​Evlerimizin asıl bereketi, sofradaki yemeklerin çeşitliliğinden değil, o sofrada paylaşılan lokmanın helalliğinden, birbirimize bakarken gözlerimizde beliren o saf sevgiden ve kapımızdan içeri giren her misafire gösterdiğimiz o içten hürmetten gelsin.

Yolunuzun her zaman kalbi ferah, sözü doğru, özü berrak ve niyeti iyilik olan insanlara çıkmasını diliyorum. Ruhunuzun kandilleri ;

hayatın rüzgârları ne kadar sert, ne kadar acımasız eserse essin, içinizdeki o inanç ışığı sayesinde hiç sönmesin. Ramazan’ın o dingin bereketi ömrünüzün her karesine, nuru yüzünüzün her çizgisine, sevinci ise bayram sabahlarının o tatlı telaşları gibi ömrünüzün her gününe, çocuksu ve umut dolu neşesiyle sizin ve  tüm sevdiklerinizin yüreğine en saf haliyle yayılsın.

​Bu manevi uyanışın, bu güzel farkındalığın bir sonu, bir vedası olmasın;

 attığınız her adımda o mukaddes ayın zarafeti, kurduğunuz her cümlede o yumuşak, birleştirici ve onarıcı dil yankılanmaya devam etsin. Hayat karşınıza ne çıkarırsa çıkarsın, heybenizde hep o Ramazan’dan kalma sabır ve tevekkül azığı bulunsun. Her gününüz bir bayram sabahı kadar taze başlangıçlara gebe, bir iftar sofrası kadar bereketli ve duaların kabul olduğu o sahur vakti kadar huzurlu, sakin ve anlamlı olsun. Ruhunuz hep böyle bir bayram yeri gibi şen, gönlünüz ise her daim bir yetimi sevindirmiş kadar huzurlu kalsın.

Dualarda buluşmak dileği ile

Esen kalın efendim...

Huzurla ve afiyet te  kalın.