Son birkaç gündür gündeme yeniden bomba gibi düşen konuyu, ben de kendi inancım ile kaleme almak istedim. Bu konuların bu denli sert ve yanlış ifadelerle kullanılıyor olması bunun hala kanayan bir yara olduğunu gösteriyor.

Konumuz mu?

İnsan ayrımı, mezhep tartışması, bir milletin başka bir millete kıyasla üstün tutulması.

 

Gelelim öfkeyle takip ettiğim konunun içeriğine... Öfke dedim evet ve neden öfkelendiğimi dilimin döndüğünce anlatmaya çalışacağım.

 

Bu ülkede yüzyıllardır aynı toprağa basan, aynı havayı soluyan insanların hâlâ kimliğiyle, mezhebiyle ayrılmaya çalışılması gerçekten akıl alır gibi değil. İnsan doğarken mezhebini seçmiyor, soyunu belirlemiyor, evine asılan inancı sipariş vermiyor ama nedense bedeli hep bunlar üzerinden ödüyor. Tarih ortada; Selçuklu’dan Osmanlı’ya, Cumhuriyet’ten bugüne kadar bu topraklarda Alevi-Sünni diye, Türk-Kürt diye insanlar ya dışlandı ya susturuldu ya da öldürüldü. 16. yüzyılda mezhep diye köyler yakıldı, 19. yüzyılda aynı devlette yaşayan insanlar birbirine düşman edildi, Cumhuriyet eşit yurttaşlık dedi ama zihinler pek değişmedi; Maraş’ta, Çorum’da, Sivas’ta yaşananlar hâlâ hafızamızda duruyor. Silinmesi ise mümkün değil.  Bugün ise kimse kılıç sallamıyor belki ama kelimelerle insan yaralamanın adı değişmiş sadece; ekranlarda, sosyal medyada ve utanmadan Meclis kürsüsünde “biz” ve “onlar” dili dönüp duruyor. Bir milletvekilinin ağzından çıkan tek bir cümle, milyonlarca insanın bu ülkeye ait olup olmadığını tartışmaya açabiliyor ve buna hâlâ siyaset deniyor. Oysa tarih bağıra bağıra söylüyor: Kimliği sadakat ölçüsü yapan her düzen çökmüş, ayrımcılıkla ayakta kalan tek bir devlet olmamış. Osmanlı’yı zayıflatan da buydu, bugün dünyayı iç çatışmalara sürükleyen de aynı akıl. Hâlâ bu ülkede bir insan işe girerken memleketi soruluyorsa, ev tutarken mezhebi ima ediliyorsa, siyasette kimlik üzerinden konuşuluyorsa bu “eski alışkanlık” falan değil, açık bir sorumsuzluk. Meclis’te söylenen her ayrımcı laf sokakta karşılık bulur, sokakta normalleşen her ötekileştirme yarının daha büyük felaketlerini hazırlar. İnsanları eşit yapan şey aynı mezhebe gitmeleri değil, aynı haklara sahip olmalarıdır; bunu hâlâ anlamamak artık cehalet değil, inat. Mezhep bir inanç meselesidir, kimlik bir aidiyet; ama insan olmak hepsinden önce gelir. Bunu görmezden gelen her ayrım dün de yanlıştı, bugün de yanlış ve yarın da yanlış kalacak, başka bir ihtimali yok.

 

Zulme uğrayan bir insan, bir topluluk varsa kim olduğu, nereden olduğu gözetilmez yanında durulur. Etnik kimliği değil İnsan oluşu gözetilir. Birçok yerde bir zulüm varsa hepsinin sesi olunur. Buna ne insanlık, ne toplum baskısı ne de diplomasi engel olabilmeli. Kışkırtıcı ve bilinçsizce sarfedilen sözler; büyük bir kaos ortamında sadece insanlığı böler. Zulme uğrayan Türk'üne, arabına da, hanifisi, alevisine de, daha sayamadığım diğer millet ve inanışa mensup tüm insanların da karşılaştıkları haksızlık ve zulümlere karşı; inanılan tek bir nokta, konuşulan tek bir dil olmalı.

 

Bir durumu savunurken, eksik ya da yanlışlarını dile getirirken ayrıştırmadan, ötekileştirmeden İnsan ve vicdan dilini kullanarak konuşmak gerekir.  Özellikle bunu toplumun önde gelen bir ferdi, ülke yönetimine destek sağlayan bir vekili ya da bir diplomat yapıyor ise; toplum ve vicdan bilincinin iki kat farkında olmalıdır. 

 

Bu ülkede artık şunu kabul etmek zorundayız: Kimlik ve mezhep üzerinden kurulan her cümle, biraz daha ayrılık üretir, biraz daha insan kaybettirir. Tarih bunun bedelini defalarca ödetti, ödetmeye de devam ediyor. İnsanları ayırarak güçlenen bir ülke olmadı, olmayacak; güçlü olan tek şey eşitliktir.

Bu dünyanın neresinde olursa olsun.

 

Gerisi mi?

Seslerin yükseldiği, kimsenin kimseyi duyamadığı sadece koca bir gürültü.