Şimdi dürüst olalım… Türkiye’nin enerjiyle imtihanı biraz inişli çıkışlı bir hikâye. Bir yandan “yerli ve millî enerji” diyoruz ama diğer yandan ise hâlâ doğalgazın vanası Rusya’nın elinde. Hani şu kışın kombiyi biraz fazla açınca vicdan azabı çektiren doğalgazdan bahsediyorum. Evet, o hâlâ dışa bağımlı olduğumuz enerji kaynağımızın başında geliyor. Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanlığı verilerine göre 2024 itibari ile Türkiye’nin elektrik üretiminin yaklaşık %33’ü doğalgazdan, %22’si kömürden, %21’i hidroelektrikten, %11’i rüzgâr, %5’i güneşten sağlanıyor. Kısacası hâlâ fosil yakıtların gölgesinden tam çıkabilmiş değiliz.
Ama hakkını da yemeyelim, Türkiye son yıllarda yenilenebilir enerjide ciddi bir ivme kazandı. Mesela 2000’lerin başında güneş enerjisi neredeyse sıfırdı, şimdi 12 GW’ı geçti. Rüzgâr enerjisi keza öyle… 2024 sonunda on binlerce hanenin elektriği rüzgârdan geliyor. Ege’nin dağlarında dönen türbinler artık sadece manzarayı değil, ekonomiyi de değiştiriyor. Balıkesir, Çanakkale, İzmir bu konuda lokomotif iller.
Ama işin bir de şu yanı var: Evet, yenilenebilir yatırımlar güzel, çevreci, sürdürülebilir… ama hâlâ enerji ithalatına yılda yaklaşık 40-45 milyar dolar harcıyoruz. Düşünsenize, bu parayla neler yapılmazdı? Üniversiteler, hastaneler, teknoloji yatırımları… Ama biz her yıl o parayı yurt dışına akıtıyoruz çünkü kömürümüz düşük kaliteli, doğalgazımız az, petrolümüz neredeyse yok denecek kadar az.
Şimdi güzel haber şu: Enerji Bakanlığı, 2035’e kadar elektrik üretiminde yenilenebilir payını %55’in üzerine çıkarmayı hedefliyor. Yani diyor ki
“güneşin hakkını vereceğiz, rüzgârı daha fazla yakalayacağız.” Bu kulağa harika geliyor ama bunun için sadece yatırım değil, zihniyet dönüşümü de lazım. Çünkü enerji sadece santralde üretilmez, vatandaşın prizinde, lambasında, davranışında da şekillenir. Yani evde gereksiz yanan ampulü kapatmak da bu işin bir parçası.
Bir de şu kömür meselesi var. “Yerli kömür” diyoruz, tamam, ama o kömürün çevreye maliyeti çok büyük. Hava kirliliği, sera gazı salımı, su kaynaklarının kirlenmesi… Bunlar artık göz ardı edilecek şeyler değil. EPDK’nın raporuna göre 2024’te kömürden elektrik üretimi az da olsa düştü. Bu sevindirici, çünkü bu aynı zamanda çevreye verilen zararın da yavaş yavaş azalması demek.
Peki ya nükleer enerji?
Akkuyu Nükleer Santrali tam kapasiteye geçince Türkiye’nin elektriğinin yaklaşık %10’unu tek başına üretecek. Kulağa devrim gibi geliyor ama işte bu da “iki ucu keskin bıçak” durumu. Evet, dışa bağımlılığı azaltıyor ama teknolojik olarak Rusya’ya bağımlı hale geliyoruz. Yani vanayı biri kapatmıyor belki ama fişi kim çekiyor, orası yine biz değiliz.
Şimdi gelelim işin kalbine…
Bizim ülke olarak en büyük hatamız, enerji meselesine hep “bugünü kurtarma” gözüyle bakmamız. Doğalgaz bulduk mu? Hemen bayraklar asılıyor. Bir rüzgâr türbini açıldı mı? Tören düzenleniyor. Güzel elbette ama enerji politikası günlük heyecanla yürütülmez ki bu uzun soluklu bir maraton işidir.
Karadeniz’de bulunan doğalgaz rezervi örneğin, evet moral verdi. 540 milyar metreküp civarında bir keşif yapıldı. Ama bu Türkiye’nin yıllık tüketiminin sadece yaklaşık 8–9 yıllık kısmını karşılıyor. Yani kalıcı bağımsızlık için yeterli değil. Üstelik çıkarma, işleme, dağıtım maliyetleri de cabası. Bir başka deyişle “kurtulduk” değil, “biraz nefes aldık” diyebiliriz.
Buna karşılık, güneş enerjisinde potansiyelimiz öyle büyük ki… Enerji Bakanlığı’nın 2024 raporuna göre Türkiye’nin teorik güneş potansiyeli 380 milyar kWh civarında. Bu, ülkenin yıllık elektrik ihtiyacını neredeyse iki kat karşılayabilecek bir kapasite. Üstelik güneş bedava. Rüzgâr desen keza öyle, 48.000 MW’lık bir potansiyel var, ama biz henüz bunun dörtte birini bile kullanamıyoruz.
Yani aslında elimizde kaynak var; mesele onu akıllıca kullanmak.
Ama biz ne yapıyoruz?
Hâlâ bazı bölgelerde kömür santralleri için ağaç kesiliyor. Rüzgâr santrali kurulumunda bile halkla iletişim kurulmadan projeler dayatılıyor. Sonra da insanlar tepki gösterince “gelişmeye karşısınız” deniyor. Hayır, kimse gelişmeye karşı değil. İnsanlar sadece “bizi de dinleyin” diyor. Çünkü enerji politikası masa başında değil, toplumla birlikte yürütülürse sürdürülebilir olur.
Bir takım kaoslar yanında başarılar da var elbette. Bundan da siz etmeden geçmemek gerekir.
Türkiye şu anda Avrupa’nın 5. büyük yenilenebilir enerji üreticisi. Bu az bir şey değil. Üstelik rüzgâr türbinlerinde yerli üretim oranı %70’i geçmiş durumda. Bu, hem teknoloji transferi hem de istihdam açısından büyük bir kazanım. Yani “bizden bir şey olmaz” diyenlere güzel bir cevaptır bu.
Ama tüm bu tabloya rağmen hâlâ kayıplarımız var. Her yıl enerjide dışa bağımlılıktan dolayı milyarlarca dolar yurt dışına gidiyor. Üstelik sadece para değil, beyin de gidiyor. Çünkü enerji teknolojilerinde söz sahibi olamazsak, mühendisimiz, bilim insanımız, girişimcimiz başka ülkelere çalışıyor. Bu da görünmeyen bir enerji kaybı aslında: insan enerjisi.
Sonuç olarak;
Enerji sadece santral işi değil, vizyon işidir.
Biz doğayı sömürerek değil, onunla uyum içinde yaşadığımızda gerçekten güçlü oluruz. Güneşi, rüzgârı, suyu sadece doğanın parçası değil, geleceğin gücü olarak görmek zorundayız. Türkiye’nin enerji politikası artık “benzin kaç para?”dan öteye geçmeli. Gerçek enerji, kendi potansiyelini keşfeden ülkede var olur. Bizim enerjimiz de, aslında toprağımızda, dağımızda, insanımızın aklında gizli.
Belki de asıl mesele şudur:
Enerji bağımsızlığı, sadece kaynakla değil, farkındalıkla başlar.
Bugün biz hâlâ fişi yabancıya takılı bir ülkeyiz.
Ama istersek, o fişi kendi güneşimize, kendi rüzgârımıza bağlayabiliriz.
Unutmayalım:
Enerji, sadece elektriği değil, ülkenin geleceğini de aydınlatır.
Ve o ışığın ne kadar yanacağı, bizim bugünden attığımız adımlara bağlı.