Bu tarih, takvim yaprağının sadece bir günü değil, bir devri kapattı.

 Türkiye’nin hafızası, imparatorlukların son tanığı ve Cumhuriyet’in en gür sesi İlber Ortaylı, sessizce kütüphanesine çekildi. Ama bu kez geri dönmemek üzere.

​Onu sadece bir "hoca" veya "televizyon figürü" olarak tanımlamak, o devasa deryayı bir bardağa sığdırmaya çalışmak olur.

O, Topkapı Sarayı’nın koridorlarında yankılanan ayak sesi, tozlu arşiv belgelerinin dili ve bu coğrafyanın nevi şahsına münhasır "mürebbi"siydi.

 Kırım’dan Viyana’ya, Ankara’dan Dünyaya

​İlber Hoca’nın hikayesi, aslında bir imparatorluk bakiyesi olduğunun kanıtıydı. 1947 yılında Avusturya’da bir göçmen kampında başlayan hayatı, sanki kaderin ona "Sen dünyayı tanıyarak büyüyeceksin" demesi gibiydi.

​ Ankara Siyasal’da (Mülkiye) başlayan akademik serüveni, Halil İnalcık gibi devlerin tedrisatından geçerek şekillendi.

​ Almanca, Fransızca, Rusça, İtalyanca ve Osmanlıca... O, dilleri sadece konuşmak için değil, o milletlerin ruhuna sızmak için öğrendi.

​ Moskova’dan Viyana’ya, Kudüs’ten Roma’ya kadar her şehri bir açık hava müzesi gibi ezberledi.

​"Cahillik" Bir Tercihti, O Bize Bilgiyi Sevdirdi

​Onun meşhur "Cahil" çıkışları aslında birer hakaret değil, birer feryattı. Okumayan, araştırmayan, kendi köklerine yabancı kalan bir nesle vurulan şefkatli ama sert bir tokat gibiydi. İlber Ortaylı bize şunu öğretti: Tarih, sadece savaşlar ve antlaşmalar değildir; tarih bir mutfaktır, bir mimaridir, bir müziktir ve hepsinden önemlisi bir terbiyedir.

​O, sadece sarayların tarihini yazmadı; sokağın, insanın ve geleneğin de izini sürdü. Televizyon ekranlarından evlerimize konuk olduğunda, sanki beş yüz yıl öncesinden gelmiş bir seyyah gibi bize "biz"i anlattı.

​ Bir Devir kapandı.

​Şimdi kürsüsü boş, gözlüğü masasının üzerinde, yarım kalmış makaleleri ise bizlere emanet. İlber Hocanın vefatı, Türkiye’nin entelektüel haritasında bir kıtanın çökmesi gibi yankı buldu. Ancak onun gerçek vefatı, kitaplarının kapağı kapandığında ve "öğrenme aşkı" bittiğinde gerçekleşecektir.

Kültür hazinesi bir duayeni kaybetmiş olmanın derin üzüntüsü içindeyim. Kederli ailesine ve biz sevenlerine baş sağlığı diliyorum. Engin görüşü, ilmi bilgileri, babacan tavrı ve döneme imza atan eserleriyle o hep bizimle olacak.

Güle güle Hoca... Arşivlerdeki mürekkep kokusu, İstanbul’un rüzgarı ve yetiştirdiğin binlerce taleben seni unutmayacak.

 

Bizlere bıraktığın o meşhur nasihatinle veda ediyoruz sana: "Gezin, görün, okuyun ama asla 'oldum' demeyin."

 

​Mekânın tarih kadar kadim, ruhun şad olsun İlber hocam.