Hayat, çoğu zaman bize bir pusula vermeden yolculuk ettirir. Sabaha uyanır, kahvemizi hazırlarız, telefonumuza şöyle bir bakarız; görünürde her şey sıradan, her şey olağan gibidir. Ama işin aslı öyle mi? Her gün, fark etmeden geçip giden milyonlarca an vardır ve bunların çoğu, gözlerimizin önünde olup bitse de, kalbimiz görmediği sürece bize ulaşmaz. Ve biz, farkına varmadan, yaşamın inceliklerini birer birer kaybederiz.

Hem de hiç farkında olmadan.

 

İnsanlar çoğu zaman koşar; yarına yetişmeye, başarıya ulaşmaya, bir yerlerde onay görmeye…

Ama bu koşuşturmanın ortasında, hayatın bize fısıldadığı küçük mucizeleri duyamayız. Bir çocuğun gülüşü, bir sokaktan yükselen eski bir şarkı, yıllar sonra hatırladığımız bir kahve kokusu… Hepsi, durup bakmayı, hissetmeyi bekler. Kim bilir, belki bir bakışta unutulmaz bir hikâye gizlidir; belki bir an, tüm yorgunluğumuzu silip atacak bir huzur taşır içinde...

 

Bana "Hayatın anlamı nerede?" diye sorsanız; "gösterişli büyük olaylarda değil, sessizce yaşananlarda gizlidir." derim. Düşünüyorum da, insan ne kadar çok görürse, o kadar mı bilir hayatı? Yoksa ne kadar çok hissederse, o kadar mı gerçek olur yaşadıkları? Cevap net değil. Ama şunu biliyorum ki; kalbini kapatan insan, ne kadar çok göz görse de, hep eksik kalacaktır. Çünkü gözler sadece renkleri, şekilleri ve ışıkları algılar; ruhun gıdasını veren, kalbin fark ettiği ayrıntılardır.

 

Her sabah aynı gökyüzüne bakıyor olabilirsin; ama eğer her seferinde sadece bakıyor, görmüyorsan, yaşanmamış çok şey var demektir. Hayat, büyük bir hikâyeyi fısıldar bize, ama biz çoğu zaman kulaklarımızı kapatır, sadece kendi sesimizi dinleriz. Oysa biraz durup, nefes alıp, etrafımıza bakmayı seçmek, fark yaratır. Küçük bir an, bazen tüm hayatımızın yönünü değiştirebilir. Ve çoğu zaman fark edilen bu küçük anlar, geriye dönüp baktığımızda en büyük hatıralarımız olur.

 

Ve işte burası çok önemli: Hayat, kontrol edemediğimiz sürprizlerle doludur. Bu sürprizlere direnmek yerine, onları anlamaya, kabul etmeye  çalışmak; koşuşturmayı bırakıp durup bakabilmek, yaşamın özüyle temas etmektir. Çünkü hayat, önceden planlanmış bir senaryo değil ki çalışıp ezber yapasınız. En beklenmedik anda, en sıradan görünen an, bize en büyük dersleri verir. İnsan, çoğu zaman geleceği kontrol edebileceğini sanır, ama aslında gerçek kontrol, anı ne kadar hissedebildiğimizdedir.

 

Hayatın güzelliği, çoğu zaman fark etmediğimiz, sessiz ve minik detaylarda saklıdır. Bir yaprak rüzgârda titrerken, bir kedinin sokağın köşesinde durup etrafı izleyişinde, ya da bir arkadaşın anlattığı basit bir anının arkasındaki duyguda… Bu küçük mucizeler, bize yaşamın tüm yükünü hafifletecek gizli yollar sunar. Yaprağı titreten rüzgârın teninizde bıraktığı his, o kedinin güzelliğinde ki anlam, arkadaşınızın   yaşadıklarından  çıkaracağımız  dersler size çok şeyler  katacaktır. İşte bunu görmek için göz yeterli değildir; anlamak için yürek, hissetmek için ruh gerekir.

 

 Marcel Proust'un da dediği gibi

 

"Gerçek keşif, yeni topraklar aramak değil, yeni gözlerle bakmaktır."

 

Hayata yeni gözlerle bakmayı seçin. Çünkü görmek yetmez; hissetmek, anlamak ve değer vermek gerekir. Ve belki de, yaşamın en güzel tarafı, bunu bugün yapmaya başlayabilme şansımızdır.

Ertelenen bugünün yarını belki de geç olabilir.

Sevmek için,  anlamak için,  değer vermek için bugünü seçin.

Yarın hayaller uzak, umutlar toprak olabilir.

 

 Unutmayın!

 En güzel yolculuklar,  kalbimizi açtığımızda başlayacaktır.