Türkiye’de bazı sabahlar vardır; güneş doğar ama ülkenin üstüne karanlık çöker. 24 Ocak sabahı da onlardan biriydi. Uğur Mumcu arabasına binerken patlayan bomba yalnızca bir gazeteciyi değil, bu toplumun gerçeği öğrenme hakkını hedef aldı. O gün öldürülen bir insan değildi sadece; sorgulayan akıldı, susmayan kalemdi, korkuya teslim olmayan vicdandı.
Uğur Mumcu yıllarca herkesin yanından dolaştığı kirli ilişkilerin tam ortasına girdi. Silah kaçakçılığını yazdı, tarikat-siyaset bağlarını yazdı, devlet içindeki karanlık yapıları yazdı. Kimi zaman tehdit edildi, kimi zaman yalnız bırakıldı ama hiç geri adım atmadı. Çünkü onun için gazetecilik koltuk koruma işi değil, toplum adına gerçeğin peşine düşme göreviydi.
Onu öldürenler çok iyi biliyordu; Uğur Mumcu susturulursa birçok dosya kapanacak, birçok kirli düzen rahat nefes alacaktı. O yüzden susturma yöntemi sıradan olmadı. Kurşun yetmedi, bomba koydular. Herkese gözdağı vermek istediler. “Yazan yanar” demek istediler. Ve ne yazık ki bu ülkede o mesaj yıllarca etkili oldu.
Asıl acı olan ise bombadan sonra yaşananlardı. Dosyalar açıldı, kapandı, isimler dolaştı, senaryolar üretildi ama gerçek bir türlü ortaya çıkarılamadı. Yıllar geçti, failler tam anlamıyla bulunamadı. İşte Uğur Mumcu’yu ikinci kez burada öldürdüler. Çünkü bir ülkede bir gazeteci katledilip hesabı sorulmuyorsa, orada cinayet sadece sokakta işlenmez; adliyelerde de sürer.
Bu sadece Uğur Mumcu’nun davası değildir. Bu, Türkiye’nin adalet sınavıdır. Bir ülkede gerçeği yazanlar korunmuyorsa, öldürülenlerin arkasından dosyalar karartılıyorsa, orada suçlular değil dürüst insanlar korkar. Ve korkunun egemen olduğu yerde demokrasi sadece bir kelime olarak kalır.
Uğur Mumcu’nun kalemi birilerini rahatsız ediyordu çünkü çıkar düzenlerini bozuyordu. O, “bilgi sahibi olmadan fikir sahibi olunmaz” derken aslında halkı uyanık olmaya çağırıyordu. Korktukları buydu. Sorgulayan toplum, kandırılmayan insanlar, hesap soran vatandaş. Bu yüzden hedef oldu.
Bugün hâlâ her karanlık olayda, her üstü örtülen dosyada onun eksikliğini hissediyoruz. Çünkü bu ülkede gerçeklerin üzerine gidecek kalemler ya susturuldu ya da susturulmakla tehdit edildi. Cezasızlık büyüdükçe karanlık cesaret kazandı.
Ama şunu unuttular: Bir gazeteciyi öldürmek gerçeği yok etmez. Tam tersine daha güçlü hale getirir. Uğur Mumcu bugün bir isimden fazlasıdır; o bir duruştur. Susmamaktır. Boyun eğmemektir. Bedeli ne olursa olsun doğruyu yazmaktır.
Onu bir bombayla susturmak istediler ama her yıl adı anıldıkça o bomba onların yüzünde patlıyor. Çünkü toplum vicdanı bazı ölümleri unutmaz.
Uğur Mumcu bu ülkenin unutmayacağı adamlardandır.
Ve asıl soru hâlâ ortada duruyor: Bu ülkede gerçeği yazmanın bedeli ölüm mü olacak, yoksa bir gün adalet gerçekten işleyecek mi?
Bu ülke çok kalemler kırıldı, fikirler öldürülmek istendi.
Fakat her bitiş ardında derin bir karanlığı aydınlatmaya devam etti.
Ruhun şad olsun büyük üstad!