Türkiye’de son zamanlarda sokakta yürürken bile insanların yüzündeki ifadeye hiç dikkat ettiniz mi? Bunu okumak zor olmasa gerek. Herkes yorgun, herkes acele içinde, herkes bir şekilde öfkesini içine gömmüş durumda. Sanki ülke olarak bir maratona hazırlanmışız ama kimse nerede koştuğunu, ne zaman mola vereceğini, nereye varacağını bilmiyor gibi... Sabah evden çıkıyoruz, trafikte sıkışıyoruz, markete giriyoruz, fiyat etiketleri nefesimizi kesiyor, iş yerine gidiyoruz, orada ayrı bir stres… Eve dönüyoruz, orası da başka bir sorumluluk alanı. Böyle bir döngünün içinde insanın sağlam kalması gerçekten zor. Gün içinde yaşadıklarımız tek tek küçük geliyor belki ama birikince ruhu çekiştiren bir gölge gibi üzerimize oturuyor adeta.
Sonra bir bakıyorsunuz, pimi çekilmiş bomba gibi yürüyor insanlar.
Bu ülkede kimse kendi temposunu kendisi belirlemiyor; tempo bizi sürüklüyor. Bir doktor randevusu almak bile haftalarca uğraştırıyor, kamu kurumuna gitmek sinir testi gibi, sosyal medyada herkes kıyas peşinde, iş hayatı sürekli “yerine bulunur” baskısıyla dolu, ilişkilerde güven zaten ayrı bir mücadele konusu. Üstüne ekonomik kaygılar eklenince toplum olarak ruhen yorulmamamız imkânsız hale geliyor. Kimse “psikolojim bozuldu” demiyor ama davranışlardan anlaşılıyor: En ufak şeyler insanı parlatıyor, trafikte korna bir silah gibi algılanıyor, kasada beklemek sabrı bitiriyor, sokakta bir omuz çarpması kavga sebebi oluyor. Çünkü tepkimiz çoğu zaman olaya değil; içimizde biriken ağırlığa.
Geçen gün markette bir kadının sırada dururken “Yeter artık, hepimiz insanız!” diye bağırışını gördüm. Kimse ona kötü bir şey yapmamıştı aslında, bağırdığı şey hayatın üzerine yığdığı yüklerdi. Hadi size mevzu açılmışken öz eleştirimi de yapayım. Bir dönem ben de öyleydim desem size... Tahammülsüz, sabırsız ve hakikaten en ufak şeylere tepki vermeye başlayan biri haline gelmiştim. Kayıplarım, üzüntülerim, geçirdiğim hastalık ve travmalar artık tahammül seviyemi maalesef ki yok etmeye başlamıştı. Ama düşündüm; her insan bir yaşam, her yaşam da bir yaşanmışlık demek değil miydi? Herkes kendince bu yaşamın içinde bir mücadele halinde var olmaya, kimbilir ne acılar içinde ayakta durmaya çalışıyorlardı. Bunu etrafımda ki insanlara hissettirmeye hakkım yok diyerek daha sakin kalmaya çalıştım. Bunu öncelikle kendin için ve sonra da çevren için yapmalısın dedim kendime. Evet dedim ama yaşamın içinde iyi niyeti istismar etmeye çalışanlara, sıra ihlâlini gözü açıklık sanan birine, saygısızlık yapan, merhametsiz davranan birine de müsamaha göstermiyorum. Bu bahsettiğimizden apayrı bir konu. Yeri gelmişken de altını çizeyim istedim.,Söz konusu hak, adalet olunca o istisnai bir durum ve bu hususta kimse sessiz kalmamalı.
İşte efendim konuyu biraz dağıttım ama hayat tam bir kaos ortamı.
Hepimiz bir şekilde hayatı idare ettiğimizi sanıyoruz ama idare ederken içimizdeki yerler de sessizce aşınıyor. Bunu hepimiz hissediyoruz.
Bana göre çözüm büyük umutlara ya da sihirli bir değişime bağlanmamalı. Bu ülke koşullarında hayatı düzeltecek büyük bir dalga gelmiyor ama biz kendimiz için küçük, gerçek adımlar atabiliriz. İnsanlarla konuşurken yumuşamak, trafikte bir nefes verip düşünmek, günün sonunda “Bugün kendim için ne yaptım?” diye sormak bile bence bir başlangıç. Çünkü buna bizim adımıza kimse cevap veremez. Bakın şimdi Albert Camus’nün bir sözü aklıma geldi. “Kışın ortasında, içimde yenilmez bir yaz olduğunu öğrendim.” diyordu.
Bu ülkede yaşayan herkesin o “yaz”ı kendinde bulması gerekiyor.
Bulmalı ki dışarısı yeşillikler, çiçeklerle bezeli bir bahçe olsun.
Hayatı bir yarış pistindeymiş gibi yaşamayı bırakıp ne olur biraz duralım, nefes alalım, kendimize iyi gelecek alanlar açalım ve birbirimize karşı daha anlayışlı olmak için gayret edelim.
En çok ihtiyacımız olan şey; biraz sakinlik, biraz tahammül ve en çok da kendimize göstereceğimiz merhamet.
Hayatın ağırlığını hafifletecek en güçlü adım, önce kendimize iyi davranmayı öğrenmektir.
Vee
Her birimizin koyacağı bir tuğla
güzel bir
“insanlık” inşa edecektir.