Her çağın kendi karanlığı vardır. Ancak bu çağın karanlığı, artık sadece geceleri değil, gündüzleri de yutuyor. Dünya, medeniyetin zirvesine ulaştığını iddia ederken, insanlık en derin çukuruna düşüyor. Her gün bir yerlerde çocuklar susuyor; çünkü ağlamaya bile fırsat bulamadan öldürülüyorlar. Kadınlar, yaşlılar, masumlar… Coğrafyaları farklı, acıları aynı. Ve biz, ekran başında izleyip “yazık” demekle yetinen bir kuşağa dönüştük.

Bir zamanlar insan hakları diye bir kavram vardı. Artık sadece diplomatik metinlerde geçiyor. Vicdan, uluslararası ilişkilerde pazarlık malzemesine dönüştü. Savaşlar, çıkarların perdesi altında meşrulaştırılıyor. Bombalar “özgürlük” adıyla atılıyor. Modern dünya, kendi elleriyle inşa ettiği vahşeti ‘medeniyet’ diye sunuyor.

Gazze’de, Sudan’da, Suriye’de, Ukrayna’da, Doğu Türkistan’da, Kongo’da, Yemen’de… Haritalar değişiyor ama senaryolar aynı kalıyor. Silahı olanın sözü geçiyor, sesi çok çıkanın gerçeği belirliyor. Ölüm, sadece istatistik olarak raporlara geçiyor. Ve bir çocuğun cansız bedeni, haberlerde “son dakika” olarak sunulup birkaç saat sonra unutuluyor.

Birleşmiş Milletler, insan hakları kuruluşları, uluslararası mahkemeler… Kağıt üzerinde her şey kusursuz. Ama sahada adalet, yıkılmış şehirlerin enkazı altında kalmış durumda. Dünya, birilerini kurtarırken birilerini feda etmeyi kural haline getirdi. “Barış” denilen kelime bile, artık güçlünün çıkarına hizmet eden bir araç haline geldi.

Oysa insanlık, sadece yaşamakla değil, yaşatmakla anlam kazanırdı. Şimdi yaşamak, başkasının ölümüne sessiz kalmakla eşdeğer hale geldi. Vicdanlar sustu, kalpler duyarsızlaştı, gözler görmemeyi tercih etti. Çünkü gerçekleri görmek cesaret ister. Ve dünya, artık cesur değil.

Bir gün tarih yazıldığında, bu dönemi “teknolojinin altın çağı” olarak değil, “insanlığın utanç çağı” olarak anacaklar. Çünkü biz, birbirimizin acısına duyarsızlaştık. Çünkü biz, masumların kanı üzerine kurulmuş bir düzenin seyircisiyiz.

Artık insanlık, sadece kelime olarak var. Anlamını yitirdi, içi boşaldı. Ve en acısı, kimse bu boşluğu doldurmak istemiyor. Oysa bir insanın ölümü, tüm insanlığın kaybı değil miydi?

 Öyleyse biz, her gün biraz daha ölüyoruz.