Haber akışların da ki olaylar, cinayetler, kayıplar, gasplar, soygunlar derken;
Günün karmaşası çekilip de kendimle baş başa kaldığımda, içimi garip bir sızı kaplıyor. Sokaklardaki gürültülü kalabalıklara, göz alıcı ışıklara, hızla akıp giden hayata bakıyorum da; her şey yolundaymış gibi görünen bu parlak vitrinin arkasında derin bir boşluk seziyorum. Bir toplumun çöküşü gürültülü patlamalarla ya da bir günde yıkılan surlarla başlamıyor; asıl felaket, hiç ses çıkarmadan, sinsi bir sis gibi içimize sızıyor. Toplumsal çürüme dediğimiz şey dışarıda bir yerlerde cirit atan uzak bir canavar değil; tek tek her birimizin ruhundan bir parçayı sessizce eksiltmesiyle başlayan o görünmez aşınma.
Benim için özdeğer; kimse bakmadığında, hiçbir alkış ya da ödül vaadi yokken bile kendime duyduğum o katıksız saygıdır. Dürüst kalabilmek, bir insanın hakkına girmektense kaybetmeyi göze alabilmek, birinin gözyaşını gördüğünde ise kalbinin sızlamasıdır. Fakat etrafıma baktıkça, olayları seyrettikçe bu kıymetli pusulanın nasıl değersizleştirildiğine tanık oluyorum. Artık samimiyet bir zayıflık, sadakat bir yük, dürüstlükse neredeyse saflık olarak görülen bu hayatta içten içe yok olup giden o güzelim duyguları üzüntü ile izliyorum. Günün kurnazlıklarını "akıllılık" diye pazarlayan bir dünyada, kendi duruşunu korumaya çalışan her yürek biraz daha yalnızlaşıyor. Dışarıdaki o yüzeysel başarılara alkış tutarken içimizdeki ahlaki omurgayı eğip bükmeye başladığımız an, kendi sonumuzun ilk adımını atıyoruz.
İşte bir toplumun topyekûn kokuşması, bu bireysel vazgeçişlerin yan yana gelip devasa bir karanlığa dönüşmesidir. Yanı başımızdaki insanın acısını sadece izlenecek bir içerik gibi gören, güveni bir enayilik sayan, kurallara uymayı eziklik kabul eden bir zihniyet her yeri kapladığında; bizi birbirimize bağlayan o görünmez bağlar da kopuyor. Binalarımız ne kadar yükselirse yükselsin, içindeki insanların vicdanı küçüldükçe o şehirler koca birer buzdağına dönüşüyor. Sosyal çürüme dediğimiz şey sadece suç istatistiklerinin artması değildir ki; birbirimizin gözünün içine bakarken hissettiğimiz o acımasız inançsızlık, geleceğe ve insana dair umudumuzun pamuk ipliğine bağlanmasıdır.
Bütün bunlara şahit olurken aklımda hep o soru!
"Kendimizi nerede unuttuk?"
Ben her şeye rağmen yine de teslim olmayı reddediyorum; çünkü biliyorum ki bu karanlık geceyi aydınlatacak tek şey, kendi içimizde yakacağımız o küçük ama güçlü ateştir. Herkesin içinde yanacak olan o küçük ama güçlü ateşin birleşip kuvvetlenerek neleri değiştirebileceğini düşünebiliyor musunuz?
Bir toplumu iyileştirmek büyük nutuklarla değil, her birimizin kendi aynasındaki o çatlağı kabul edip onarmasıyla mümkün.
Kimse görmezken bile doğruyu seçmek, vicdanın sesini kurnazlığın gürültüsüne kurban etmemek kendi elimizde.
Ben ümitliyim efendim, inancımı hiç yitirmedim.
Ümidim odur ki; özünü koruyan yürekler karanlıkta hiç durulmasın, doğrulukla atılan adımlar asla yorulmasın, sevgiyle beslenen ruhlar hiçbir zaman yıkılmasın.
Saygılarımla...