Yaz gelse de bir dinleniversek derken Ağustosun ortasında yaz elden kayıp gidiyor bile.. "yahu yaz bitti, biz daha doğru düzgün bir şey anlamadık" diye hayıflandığın o an var ya, işte her şey tam o dakikada kopuyor zaten.
Başımı şöyle bir sosyal medyaya çevirip baktığımda;
Bazıları Paris’te croissant yiyor, Roma sokaklarında kahve içiyor. Varsın içsinler afiyet olsun lâkin bizim memleketin büyüklüğünü öyle havalı duran şeylerle değişecek değiliz ya. Tamam, elin adamı euro saçıp Atlas Okyanusu kıyılarında gün batımı izleyebilir ama bizim bu coğrafyanın sunduğu o ham, mahcup ve derin gizemi dünyada hiçbir pasaport satın alamaz. Alamaz arkadaş!
Yaz bitiyor diye dert yanmayı bırakıp, bu toprağın kıyısını bucağını adeta bir macera romanı gibi, soluk soluğa ve tutkuyla yeniden hatırlayıp, yaşamak lazım.
Şimdi gözümüzü kapatıp, o haritayı kafamızda açalım; çünkü bu memleketin her karışında ayrı bir film kopuyor. Hepsinde ayrı bir heyecan, ayrı bir güzellik var.
Aahh o Karadeniz’e bir vurduğunda kendini, Kaçkarlar’ın o duman altı olmuş, kibrit kutusu gibi duran yaylalarından aşağı öyle bir bırakırsın ki, Avrupalı turistlerin İsviçre Alpleri'nde arayıp da bulamadığı o vahşi özgürlük taze bir şarap gibi çarpar beynine...
Doğuya doğru uzandığında, Van Gölü’nün o sodalı, çivit mavisi sularının ortasında sessizce bekleyen Akdamar’ın taş duvarlarına dokunursun; orası sadece bir ada değildir, bin yılların kederini ve aşkını sırtlamış zaman makinesidir adeta. Akdeniz’in o kavurucu sıcağından Kaş’ın daracık, begonvilli sokaklarına kendini attığında ya da Kekova’nın cam gibi sularının altında yatan binlerce yıllık batık şehre yukarıdan baktığında, dünyanın en pahalı antik kentlerinin bile bunun yanında yaya kaldığını anlarsın. Ege’nin zeytin kokulu yollarında, Şirince’nin arnavut kaldırımlarında taştan evlere yaslanıp soluklanırken, içlerdeki o yabancı hayranlığı sökülüp atılır. İç Anadolu’nun o sarı bozkırını yutup Kapadokya’ya vardığında ise, sabahın kör karanlığında gökyüzünü kaplayan yüzlerce balonla birlikte senin de ruhun havalanır; burası başka bir gezegendir sanki, insanı burcundan kökünden alır başka bir boyuta taşır.
İşte bu yüzden, ister dünyayı turlamış ol ister bütün yaz evden çıkmamış ol, ağustosun bu son demlerinde asıl meselenin ne olduğunu nihayet idrak ediyorsun. Yurt dışı otelleri, döviz kurları, lüks tatil köyleri hepsi boş birer hayalden ibaret; çünkü insanın ruhunu doyuran, gözünü açan ve kalbinin taa ortasına dokunan tek bir coğrafya var. Dünyanın öbür ucuna da gitsen, o içi bozuk heyecanlar bittikten sonra dönüp geleceğin, başını yaslayıp "Vay be, iyi ki buralıyım" diyeceğin tek bir gerçek var.
Her bir karışı bizim olan, toprağında yeşilin onlarca tonunu barındıran güzel memleket; kollarını açmış bekleyen cefakar bir ana gibi, evladını bağrına basmak için hep o aynı şefkatle bekler. O yüzden yaz biterse bitsin, bu toprağın neşesi de hüznü de hikayesi de bitmez; çünkü ne dersen de, ne kadar gezersen gez, en şahane, en gizemli ve en canpare yer yine bu memleketin kendisidir.
Şöyle dursun; Fifth Avenue, Champs-Élysées, Ginza...
Bizim sokaklar bedeldir dünyaya!
Mavinin huzurunda, yeşilin sakinliğinde, kuş sesleri eşliğinde, gönlünüzce bir yaz geçirmeniz dileği ile...
Sağlıcakla...