Şimdi eline kalemi al, derin bir nefes al ve arkana yaslan. Çünkü bu yazı, her gün koşturmaktan kendi sesini bile unutanlara, ekranlara bakmaktan başını kaldırıp gökyüzünü göremeyenlere küçük bir mola olsun diye yazıldı.
Açık söylemek gerekirse, ortalıkta sürekli bir koşturmaca var. Sabah uyanır uyanmaz telefona sarılmalar, bitmeyen işler, yetişmemiz gereken yerler derken günün nasıl bittiğini anlamıyoruz bile. Hayatı yaşamaktan ziyade sanki sadece hayatta kalmaya çalışıyoruz gibi... Oysa hayat, bu kadar saniyeyle yarışılacak bir şey değil.
Eskiden mahallelerde, evlerin önünde sandalyeler olurdu. Yerlere minderler konur, üzerine oturulur akşam serinliğinde kapı önü sohbetleri yapılırdı. Çayın demlenmesi beklenirken öylece sessizce oturulurdu. Şimdilerde o sessizlikten korkar olduk. Çünkü insan sessiz kalınca kendi içine dönmek, kendi gerçekleriyle yüzleşmek zorunda kalıyor. Aslında korktuğumuz şey dışarıdaki gürültü değil, içimizdeki unuttuğumuz sesler.
Teknoloji hayatımızı kolaylaştırmanın yanında bizi de acayip sabırsız ve yorgun bir hale getirdi. Her şeye anında ulaşmak istiyoruz. İnternette bir şey birkaç saniye geç açılsa sinirimiz bozuluyor. Çiçeğin büyümesini, bir ilişkinin oturmasını ya da bir yaranın iyileşmesini beklemeye tahammülümüz kalmadı. Her şey hemen, şu an olsun istiyoruz.
Ama doğa öyle değil ki; nehirler daha hızlı akmak için kendini paralamıyor, bahar vaktinden önce gelmek için sabırsızlanmıyot. Biz de bu dünyanın bir parçasıyız ve bunu unuttuğumuz sürece hep mutsuz olacağız. Acele ettiğimiz her saniye, aslında hayatın en güzel taraflarını kaçırdığımız anlamına geliyor.
Sokakta yürürken etrafa bakınan insan neredeyse kalmadı. Herkesin gözü telefon ekranında. Yanımızdan geçen bir yaprağın sesini, bir çocuğun gülüşünü, gökyüzündeki bulutları kaçırıp gidiyoruz. Dijitalde binlerce arkadaşımız var sanıyoruz ama gerçek hayatta kapı komşumuzun yüzünü unutuyoruz. Durum gerçekten çok üzücü.
Belki de artık biraz yavaşlamamız gerekiyor ne dersiniz?
Hiçbir şey yapmadan öylece oturabilmek, gökyüzünü izlemek ya da sadece bir kitabı sindirerek okumak en büyük lüksümüz olmalı artık. Yavaşlamak tembellik falan değil, sadece ruhumuza biraz nefes aldırmak diyelim.
Hayatın anlamı büyük başarıların peşinden koşarken kaybolmakta değil, o yolda atılan adımları gerçekten hissedebilmekte . Kahvenin kokusu, yağmur sonrası toprak kokusu ya da sevdiğin biriyle boş boş konuşmanın huzuru... Bunlar kalıyor geriye. Büyük başarılar değil, bu küçük anlar insanı ayakta tutuyor.
Tabii ki zamanı durduramayız ama bizi harcamasına da izin vermeyelim. Günün ortasında kendine on dakikalık bir sessizlik oluşturabilmek bile bütün o gürültüyü kafadan atmaya yetiyor. Yeter ki insan kendi içindeki o sakinliği bulabilsin.
Sonuçta en güzel hikâyeler aceleye gelmeyenlerdir. Kendi hayatımızın başrolündeyken, kitabı hızlı okuyup bitireceğim diye sayfaları hızla geçmekten artık vazgeçmeliyiz. Her anın kıymetini bilerek yaşamak gerekir.
Evet yorulabiliriz, bunalabiliriz, yaşamın yüklü altında kaldığımızı hissedip umutsuzluğa kapılabiliriz. Zor olan yaşam değil bana inanın. Kendimize ve kendi gücümüze olan inancımızın bittiğini hissettiğimiz an zorluklar başlar.
Yazımın başında kalemi hazırla demiştim.
Hayat kaçıp gidiyor, biraz durup tadını çıkarmak gerek. Gönülden dökülen bu satırlar da burada, tam da bu sessiz dakikada seninle kalıversin.
Ve şimdi o kalemle; hayatın güzelliğini, kendine olan inancınla neler yapabileceğini yeniden yaz.
Güzel bak, güzel gör, güzel yaşa...
Sağlıcakla...