Her şey yavaş başladı. Yangınlar da öyle başlar zaten; önce kimse fark etmez.
Bir çakmak çakılır, bir kibrit düşer ya da sadece ihmal edilir bir sıcaklık...
Sonra ateş, toprakla tanışır.
Küçük bir alev, koskoca bir ormanı yutar.
Ve insanlar, o yangını büyüdükten sonra fark eder.
Birkaç ay içinde ard arda yanan ormanlarımızda, yüreklere düşen yangınlarda da durum aynen böyle oldu.
Biz bu yangını zamanında görmedik.
Kadınlar tek tek öldürülürken sadece
“umarız bir daha olmaz” dedik.
Çocuklar istismara uğrarken
“Allah korusun” demekle yetindik.
Ormanlar yanarken, “ciğerimiz yandı” deyip ekranı kaydırdık.
Adalet çökerken, “bu işler hep böyle” diye geçtik.
Ve tüm bu sessizliklerin ortasında, yanan sadece ülke değildi; insanlığımızdı.
Tarih, hep tekrar eden yangınlarla doludur.
Antik Roma da bir gün yandı.
Rivayete göre imparator Neron, şehir yanarken keman çalıyordu.
Çünkü bazı yöneticiler, yangınları söndürmek yerine, içindeki karanlığı izlemekle meşguldür.
Ve bugün biz de yangın izliyoruz.
Ama bu kez keman yok.
Yerine birileri çıkar, sosyal medyada “üzgünüz” der, "araştırılıyor" der.
Sonra ekran kararır, olay unutturulur, hayat devam eder.
Peki kimler unutmuyor?
Ağaçların arasında doğan sincaplar, kurtulanlar artık gökyüzünü alev rengi hatırlıyor.
Bedenini koruyamadan büyüyen çocuklar, bir ömür boyunca güven duygusunu taşımıyor.
“Ölmek istemiyorum” diye haykıran kadınlar, artık çığlık atmayı bile unuttu.
Ve her şeyin normalleştiği bir coğrafyada, susanlar suçlular kadar tehlikeli hâle geldi.
Öldürülen kadınlara
"ne işi vardı orada, ne işi vardı o adamla?" denilerek öldürülmeleri meşrulaştırılmış ifadelerle cinayete kurban giden kişi kınandı. Ama kimse o kadının ya da o çocuğun hangi şartlarda orada olduğunu ve öldüren kişinin nasıl kötü bir emel içinde olup , zamanı nasıl kolladığını ,eylemi nasıl gerçekleştirdiğini sorgulamadı.
İşte böylesi bir vicdana sahip olundu.
"Kadın kısmı" sözleriyle olay kötü ruhların iç sesiyle bastırıldı.
Çünkü burada bir kadının hayatı, bir erkeğin iki dudağı arasında varlığını sürdürüyordu.
Bir çocuk, ihmallerin gölgesinde büyüyor.
Bir orman, göz göre göre yakılıyor.
Bir adalet, güçlünün lehine eğiliyor.
Ve halk, bu olup biteni ekrana bakarak sindiriyor.
Yangının kendisi değil; onun normalleşmesi korkunç.
Artık alev değil, alışılagelmişler yakıyor bizi...
Ama mesele sadece bugünün karanlığı değil.
Geçmiş de benzer ihanetlerle dolu.
1993’te Sivas Madımak’ta insanlar diri diri yakılırken sokağa çıkmayanlar vardı.
Roboski’de bombalanan çocukların sayısını ezberlemeyen bir toplum vardı. Tarihte Amazon ve Yunanistan'da rant için yakılan o kadar hektar orman vardı. Canlar yandı, birşeyler yanarken diğer yandan birileri kazandı. Coğrafya neresi olursa olsun vicdanın ve insanlığın
hepsinde çıkan yangınlarda, hissedilenler aynı oldu. Ama çoğu zaman insanlar pencerelerini kapattı,
duman içeri girmesin diye...
Bu durumda yok olan bir insanlık varken hangi milletten olduğu fark eder miydi?
Bir yandan peşi sıra; tam villa dikmelik, tesis kurmalık denize sıfır yerlerin bir gece de kül olmasını izliyor iken;
Şimdi her sabah, "yeni bir istismar" haberiyle uyanır mıyız? diye endişe ile kalkar iken;
Üzülerek vardığımız nihayetlerle yüzleşir olundu.
Biri "çocuğu tanıyor muyuz?" diye soruyor.
Bir kadın daha öldürülüyor, ama katil “iyi hal” indirimi alıyor.
Bir orman daha yanıyor, sonra aylar içinde otel ruhsatı çıkıyor.
Ve bu zincirin her halkası, biz sessiz kaldıkça kalınlaşıyor.
Öyle bir kanıksamışız ki
"Bütün bunlar neden, nasıl önüne geçilir?, suçlular bulunsun, cezasını çeksin!" sorusundan, serzenişinden ziyade yaşanan her vakanın halk olarak röntgenini çekiyoruz.
"Bizden uzak olsun" iç sesiyle insanlar kendini olayın dışında tutmaya çalışıyor.
Eskiden bir komşu çocuğu ağladığında, herkes camdan bakardı.
Şimdi bir çocuk yardım istese, insanlar "başıma birşey mi gelir?" korkusundan kapısını açmıyor.
Çünkü herkesin derdi kendine.
Çünkü bu ülkede “başına gelmeyen, yok sayılır.”
Peki sonra ne oluyor?
Sonra ülke yanıyor.
Bir kısmı orman yangınıyla,
bir kısmı göz göre göre işlenen cinayetlerle,
bir kısmı çocukların ruhuna kazınan korkularla,
bir kısmı da adaletin mezarına atılan dosyalarla yanıyor.
Ve o yangının ortasında insanlar, hâlâ sadece izliyor.
İzliyor çünkü kanıksadı.
İzliyor çünkü alıştı.
İzliyor çünkü korkuyor.
Ama asıl yangın ne ormanda, ne sokakta…
Yangın içimizde.
Sustuğumuz her konuda, içimiz biraz daha kavruluyor.
Ve her sustuğumuzda, bir yangının önünü açıyoruz.
Bir orman daha, bir çocuk daha, bir kadın daha…
Sadece fiziken değil, ruhen de yanıyor.
...
Çünkü bazı yangınlar suyla değil, insan ile söner.
Bazı felaketler, yalnızca yanındakini koruyacak cesaretle durdurulabilir.
Ve bazı ülkeler, mezar sessizliğine dönüşmeden önce, susmayan bir tek insanla kurtulabilir.
O insan sen olabilirsin. Belki de o insan benimdir.
Çünkü bu topraklarda sessizlik, bazen bir kurşun kadar öldürücüdür.
Ve bu ülkenin en büyük yangını, hâlâ susanların dilinin ucunda yanıyor.
Ve şimdi ülke; küle dönmüş ormanlar, susmuş hayvan sesleri ve is kokan gökyüzüyle sessiz bir mahkeme salonu gibi duruyor önümüzde...
Suçlu belli değil, ama tanık çok. Hepimiz biraz izledik, biraz geç kaldık, biraz alıştık.
Oysa bazı yangınlar rüzgârla değil, ilgisizlikle büyür. Bazı ağaçlar alevle değil, ihmalle devrilir. Ve bazı topraklar, yanmayı değil unutulmayı kaldıramaz. Şimdi o duman, yalnızca göğe değil; insanlığın hafızasına da siniyor. Ve biz eğer hâlâ susarsak, gelecek nesiller bir yangının değil, bir sessizliğin enkazında doğacak.
Şimdi tekrar düşün;
"Toprağa düşen, sadece bir kıvılcım mı?"