Gazze'de sabah, siren sesleriyle başlıyor. Bir annenin gözleri, çocuğunun yüzüne son kez bakarken doluyor. Toprağın altından çıkarılan bedenin üzerine yapışan toz, sadece betonun değil, insanlığın da çöküşünü gösteriyor. Bu coğrafyada hayat değil, ölüm kalıcı. Gökyüzünde uçan her jet, aşağıda bir ailenin hayatını parçalamaya geliyor. Ve dünya, tıpkı daha önce olduğu gibi, yalnızca izliyor.
İsrail’in yıllardır süregelen Gazze politikası artık bir savaş değil, bir yaşam biçimi haline geldi. Gazze, dünyanın en büyük açık hava hapishanesi olarak anılıyor. Fakat burada hapis olan sadece insanlar değil; umut, gelecek ve çocukluk da tutsak. Bir çocuğun gözünden kaçan bir gülümseme, havan topunun sesiyle yok oluyor. İsrail ordusunun “nokta atışı” dediği şey, çoğu zaman bir evin oturma odasında son bulan bir ailenin öyküsünü anlatıyor. Burada hedef alınan şey yalnızca bir bina değil, bir halkın bütün hafızası.
Ve İran... Gecenin bir vakti, gökyüzü birden aydınlanıyor. Ne bir savaş ilanı var ne bir uyarı. İsrail, “önleyici savunma” diyor. Oysa hedef alınan bir askeri tesis değil, bazen sadece bir üniversite, bir konut, bir doğum kliniği oluyor. İsrail’in İran’a yönelik saldırıları, çoğu zaman gözle görülmeyen ama kalplerde yankı bulan başka bir savaşın parçası: Psikolojik, politik ve stratejik bir ezici üstünlük gösterisi. Sınırlar artık fiilen değil, füze menzilleriyle çiziliyor. Diplomasi ise yalnızca önceden yazılmış kınama mesajlarında varlığını sürdürüyor.
Uluslararası hukuk, devletlerin egemenlik hakkını tanır. Ancak bazı devletler, bu hakkı çiğnemeyi hak olarak görür. İsrail’in, İran topraklarına düzenlediği hava saldırıları; bölgesel dengeyi değil, bölgesel kaosu korumaya yöneliktir. Bir ülkenin egemenliğini yok saymak, uluslararası hukuku yok saymaktır. Ve İran’da ölen her sivil, sadece bir sayıya indirgenirse, bu yalnızca insanlığın değil, adaletin de ölümüdür.
İsrail'in gerekçesi hep aynıdır: güvenlik. Ancak Gazze'de hedef alınan bir okulun enkazından çıkarılan oyuncak ayının kime ne tehdit oluşturduğu sorusu hâlâ yanıtsızdır. İran’da gece yarısı vurulan üniversite kampüsünde, bilgisayar başında tez yazan bir öğrencinin hangi füzeyi ateşlediğini kimse bilmez. Çünkü bu savaşların gerçek nedeni, korkulan bir saldırı değil; istenmeyen bir varoluştur. Filistinli’nin yaşama hakkı, İranlı’nın bağımsızlığı, çoğu zaman siyasi planlara uymayan birer fazlalık olarak görülür.
Ama mesele yalnızca İsrail değil. Asıl mesele, sessiz kalan dünya. BM Genel Kurulu’nun her yıl yaptığı oylamalar, yalnızca kâğıt üstünde birer vicdan aldatmacası. Gazze bombalanırken “endişeliyiz” diyen diplomatik cümleler, bir çocuğun üzerine düşen moloz kadar ağır değildir. İran’a füze yağarken küresel güçlerin sessizliği, aslında suç ortaklığıdır. Sessizlik, çoğu zaman en keskin silahtır.
Peki ya biz? Bu satırları okuyanlar? Biz de sessiz kalırsak, farkımız ne olur? Bugün İran’da ölen bir baba, Gazze’de parçalanan bir anne ya da enkaz altında duran bir bebek, sadece istatistik değil, bir çığlıktır. Bu çığlık, kulaklarımızda değil, yüreklerimizde yankılanmalı. Çünkü eğer görmezden gelirsek;
Bu insanlığın, vicdanın ve adaletin bitişi olur.
Bu çağ, her şeyin unutulduğu ama hiçbir şeyin çözülmediği bir çağ. Gazze ve İran’da insanlar sadece bombalarla değil, unutulmuşlukla da öldürülüyor. Ve unutulmak, bazen ölmekten de beterdir.
Adı siyaset olmayan, adı askeri savaş olmayan bir nevi katliamları tarih boyunca gördük, izledik ve okuduk! Erkeklerin, çocuklarının gözleri önünde toplanıp, kurşuna dizilerek katledilmesi bir savaştan çok daha fazlası...
Srebrenitsa, Doğu Türkistan, Gazze, Suriye, İran; bir savaş değil diplomasi adı altında soykırımla karşı karşıya kaldı.
...
Bu bir savaş değil, insanlığın çöküşüdür.
Ve sessiz kalan herkes, o çöküşün enkazında bir taştır.