Giriş kısmında uzun uzun paragraf kullanmadan direkt yazıma geçmek istiyorum efendim. Sizler ne şekilde farkettiniz bilmiyorum ama ben şunu fark ettim ki: İnsanların çoğu gerçekten doğru olmak istemiyor, haklı olma hususunda çabaları var. Arada çok ince ama çok önemli bir fark var ki. Doğruyu arayan insan gerektiğinde geri adım atar, “ben burada yanlış yapmışım” diyebilir; ama haklı olmak isteyen insan için geri adım yenilgi gibi hissedilir. O yüzden tartışmalar uzuyor, ilişkiler kopuyor, kırgınlıklar büyüyor. Çünkü kimse hatayı üstüne almak istemiyor. Oysa insan dediğin hata yapan bir varlık zaten; hatasız olmak mümkün değil. Mesele hata yapmak değil, hatayı sahiplenebilmek. Sokrates’in “Bildiğim tek şey hiçbir şey bilmediğimdir” sözü aslında bilgelik cümlesi değil, karakter cümlesi. Adam resmen diyor ki: Ben yanılabilirim. Bugün bunu diyebilen kaç kişi var? Herkes kesin konuşuyor, herkes emin, herkes karşısındakini cahil görüyor. Çünkü insanın egosu çok garip çalışıyor; kendini üstün hissettiği anda güvende hissediyor. Halbuki çoğu zaman o üstünlük duygusu gerçek güçten değil, içerdeki eksiklik hissinden geliyor.
Friedrich Nietzsche’nin dediği gibi insan en çok kendine yalan söylüyor. Başkasını kandırmak ikinci mesele. Önce kendine “ben haklıyım” hikâyesini kuruyor, sonra ona inanıyor. Bu yüzden özür dilemek zor geliyor; çünkü özür dilemek egoya darbe gibi hissediliyor. Ama işin ironik tarafı şu: İnsanları gözümüzde büyüten şey kusursuz olmaları değil, hatalarını kabul edebilmeleri. Samimiyet dediğimiz şey tam olarak bu zaten.
Birine “sen hep böylesin” diye kızdığımız anda bile çoğu zaman kendi gölgemize sinirleniyoruz. Ama bunu görmek zor, çünkü insanın kendine bakması dışarıyı eleştirmesinden daha yorucu. O yüzden herkes dünyayı düzeltmeye çalışıyor ama kimse kendine dönmüyor. Herkes dünyayı değiştirmek istiyor ama kimse kendini değiştirmek gibi bir çabanın içine girmiyor. Bugün hâlâ aynı noktadayız. Sosyal medyada en doğru insan biziz, tartışmalarda en mantıklı biziz, ilişkilerde en çok fedakârlığı biz yapıyoruz. Bazı kesim var ki en mükemmel, en harika, en kusursuz en en en onlar.
Peki gerçekten öyle mi, yoksa herkes kafasında ki hikayeyi öyle mi anlatıyor? İnsan bazen kendi hikâyesinin kahramanı olmak için gerçeği bile eğip bükebiliyor. O yüzden bence olgunluk dediğimiz şey yaşla falan gelmiyor; olgunluk, hatayı kabul edebilme kapasitesiyle geliyor. Bir insan “ben burada yanlış yaptım” diyebiliyorsa, işte orada büyümüş oluyor. Çünkü gerçek güç kusursuz görünmekte değil, kusurunu taşıyabilmekte.
Bu nedenle;
Tartıştığınız kişinin kim olduğuna dikkat edin. Bilge kişi sizden olanı kendine katar, kendinde olanı sizinle paylaşır.
Peki cahil öyle mi?
Cahille girilen tartışmayı kazanan var mı?
Ve belki de bu yüzden Aristoteles’in şu sözü hâlâ bu kadar anlamlı:
“Kendini bilmek, bütün bilgeliğin başlangıcıdır.”