Son zamanlarda haberlerde aynı cümleye o kadar sık rastlıyoruz ki; “Evinde ölü bulundu.”

Önceleri insanın içini ürperten bu cümle, artık neredeyse haber akışının sıradan bir parçası hâline geldi. Bir apartmandan yükselen kötü kokulardan rahatsız olan komşular, itfaiyenin kapıyı açması ve polisin olay yerinde inceleme başlatması…

Ve ardından gelen o soğuk cümle:

“Şahsın evinde ölü bulunduğu belirlendi.”

Bir zamanlar o evin içinde yaşayan bir nefes, hayat vardı.

Ölüm haktı diye öğretildi bize. Ama böyle bir ölümden daha ağır ne olabilir ki?

Biz ne zaman birbirimizi bu kadar kaybettik?

Eskiden diye başlayan cümleler kurmak istemiyorum artık. Çünkü bizler eskide yaşamıyoruz. Teknolojinin hayatımızın her alanına girdiği, dünyanın öbür ucundaki insanla saniyeler içinde iletişim kurabildiğimiz bir çağdayız.

Telefonlarımız akıllı, evlerimiz akıllı, saatlerimiz nabzımızı ölçüyor.

Uygulamalar bize nerede olduğumuzu, ne kadar yürüdüğümüzü, kaç saat uyuduğumuzu dahi söylüyor.

Ama bütün bu teknolojiye rağmen yanı başımızdaki insanın yalnızlığını fark edemiyoruz.

Sesini duymadığımız komşumuzun ziline basmak, bir mesaj atmak bu kadar mı zor?

“İyi misin?” diye sormak, “Bugün seni göremedim, bir ihtiyacın var mı?” demek, Bir komşunun kapısını çalmak, Bir yakınımızı arayıp sesini duymak, Belki de bugün yapmamız gereken en teknolojik şey, telefonu elimize alıp bir insanı aramaktır.

Bu aralar beni en çok etkileyen ve üzen isimlerden biri de Serhat Kılıç oldu.

Seksenler dizisiyle gönüllere dokunan, ekranlarda tanıdığımız bir isimdi. Onunla ilgili “evinde ölü bulundu” şeklindeki haberleri okumak hepimizi derinden üzdü.

“Evinde ölü bulundu” cümlesi hiçbir insanoğluna yakışmıyor.

Bir insanı yaşarken adıyla, yaptığı işle, bıraktığı izlerle anıyoruz. Ama öldüğünde onu tek bir cümleye sığdırıyoruz.

Oysa o sessiz ölümlerin ardında koca bir ömür vardı.

Sevinçleri, kırgınlıkları, dostlukları, hayalleri, anıları vardı.

Belki birileri tarafından çok sevildi.

Belki birilerinin hayatına dokundu.

Belki bir çocuğun kahramanı, bir annenin evladı, bir arkadaşın sırdaşıydı.

Sonra bütün bunların üzerine üç kelimelik bir haber başlığı geliyor: “Evinde ölü bulundu.”

Artık bu cümleyi sadece haberlerde görüp geçmemeliyiz.

Her böyle haber gördüğümüzde kendimize küçük bir soru sormalıyız: “Ben en son kimi aradım?” Kimden haber almadım? Kimin kapısını uzun zamandır çalmadım? Kim “iyiyim” dediğinde gerçekten iyi olup olmadığını merak ettim?

Yani kısacası insanlığımızı sorgulamalıyız.

İnsanların sosyal medyada binlerce takipçisi, telefonunda yüzlerce kişisi, çevresinde onlarca tanıdığı olabilir.

Ama asıl olması gereken gerçek eş, dost ve akrabanın yokluğudur.

O yüzden korkutucu olan ölümün kendisinden çok, ölümün fark edilmemesinin sıradanlaşmasıdır.

Teknoloji ne kadar ilerlerse ilerlesin, insan olmanın en eski ve en kıymetli görevini unutmamalıyız ve birbirimizi fark etmeliyiz.

Bir insanın ihtiyacı olan tek şey, birilerinin onu hâlâ hatırladığını bilmektir.

Ve belki de bundan sonra “evinde ölü bulundu” haberlerini okuduğumuzda, sadece habere değil, o an kendimizi de sorgulamalıyız.

Çünkü mesele yalnızca bir insanın nasıl öldüğü değil, yaşarken birbirimizi ne kadar fark ettiğimizdir.

Sağlıcakla kalın…