Gün geçmiyor ki sosyal medyada ya da okul çıkışı gözler önünde ya da bir TV dizisine konu olan akran zorbalığını seyretmeyelim... Nasıl bir çağdayız diye her gün kendime defalarca soruyorum. İki çocuk annesi olarak aç kalacağını bilsen bile arkadaşına ikram et diyerek beslembe çantası hazırlayan annelerdik... Şimdiki annelerin diline pelesenk olmuş bir kelime özgüvenli çocuklar yetiştirmek. Kelimenin anlamı gerçekten çok güzel tabi ki özgüven önce aile içinde çocuğa duyulan saygı ile başlar. O çocukta toplum içinde kendini ifade ederek özgüveni dışa yansıtır. Yani eskilerin deyimi ile, "Testide ne varsa dışa o sızar."
Çocukların davranışlarına gereğinden fazla anlam yüklememek lazım. Çocuk deyince aklımıza masumiyet gelir. Gülen gözler, oyun sesleri, saf bir kalp… Oysa gerçeğin başka bir yanı da var: Çocuk, öğrenen bir varlıktır. Biz ne gösterirsek onu görür, nasıl konuşursak öyle konuşur, nasıl davranırsak öyle davranır. Ve bazen, o masum görülen küçücük eller, en ağır yükü başka bir çocuğun kalbine bırakabilir.
Bugün akran zorbalığı, sadece okul koridorlarında yaşanan bir gerilim değil.
Çocukların kişilik gelişimini, benlik algısını ve hayata güvenini derinden yaralayan bir toplumsal mesele.
Üstelik çoğu zaman sessiz yaşanıyor.
Çünkü zorbalığın sesi kalabalık ve yüksek; mağdurun sesi ise genellikle kısık ve çekingen.
Bir çocuğa, sadece “şişko” demek değildir zorbalık.
Sesini taklit edip dalga geçmek, grubun dışında bırakmak, sürekli eleştirmek, oyun oynanırken “sen olma” demek de bir zorbalıktır.
Ve bugün bunlara sosyal medya da eklendi.
Artık alay, parmak ucuyla değil; ekranın ardındaki bir tıklamayla bin kişiye yayılıyor.
Çocuk ağlar, kendine sorar:
“Ben neden böyleyim?”
Oysa problem, onda değildir.
Problem, gördüğü ve tekrar edilen davranışlar zincisindedir.
Biz yetişkinler ise çoğu zaman şu cümlelerle geçiştiririz:
“Büyüyünce unutursun.”
“Sen de biraz güçlü ol.”
“Çocuk bunlar, olur böyle şeyler.”
Ama hayır, olmaz.
Çünkü çocuk, kalbini savunmayı bilmez.
Çocuk, kalbini saklamayı da bilmez.
O yara, içinden sızar, büyür, sessizce yerleşir.
Ve o çocuk ileride ya kendine küser, ya da başkalarına…
Bu nedenle akran zorbalığıyla mücadele, sadece okullara bırakılamaz.
Bu, evde başlar.
Çocuk, başkasıyla alay etmenin yanlış olduğunu önce ailesinin davranışlarında görür.
Bir başkasının farklılıklarının neden saygı gerektirdiğini, önce sohbetlerden öğrenir.
Çocuk, birey olmayı evde hisseder; okulda uygular.
Öğretmene, veliye, idareye, topluma düşen sorumluluk aynı:
Duymak.
Çocuğun cümlelerinin arasına gizlenen o küçük “kırıldım” sesini duymak.
Yargılamadan, küçümsemeden, “abartıyorsun” demeden.
Bir çocuğa şunu öğretebilirsek, çok şey değişir:
“İyi olmak, en güçlü olmaktır.
Birini incitmek değil, birinin yanında durmaktır asıl cesaret.”
Unutmayalım:
Gördüğümüz her çocuk, geleceğin bir insanı.
Bugün yaşadıkları, yarın kuracakları cümleleri belirleyecek.
Onların kalplerinde açılan yara, bir gün bizim toplumumuzun sesi olacak.
Akran zorbalığını konuşmak geç kalmak değildir;
Konuşmamak geç kalmaktır.