Dünden beri dilime bir şarkı takıldı; Olmalı mı, olmamalı mı?
Aslında mesele sadece bir şarkı değil. Günümüz çağında bize sessizce dayatılan istekler karşısındaki tutumumuz.
İnsan, çevrenin istediği gibi biri mi olmalı, yoksa kendi doğrularıyla mı yaşamalı?
Evet, hepimiz farklıyız.
Kiminin burnu kemerli, kiminin dudakları ince, kiminin yüzünde yılların bıraktığı çizgiler var. Eskiden bunlar “kusur” değil, yaşanmışlık sayılırdı. Şimdi ise herkes aynı yüzü taşıyor sanki. Aynı burunlar, aynı dudaklar, aynı bakışlar… Estetik salonlarından çıkan insanlar birbirine benziyor ama aynaya baktıklarında gerçekten kendilerini görebiliyorlar mı?
Oysa insanı insan yapan sadece dış görünüşü değil; huyu, karakteri, vicdanı, kırılma şekli, sevme biçimi…
Bir olaya verdiği tepki, bir insana gösterdiği merhamet, bir haksızlık karşısında sustuğu ya da konuştuğu an… İşte kişilik dediğimiz şey tam da burada başlıyor.
Ne garip bir çağdayız…
Herkes anlayış bekliyor ama kimse anlamaya çalışmıyor.
Herkes olduğu gibi kabul edilmek istiyor ama başkasının farklılığına tahammül edemiyor.
Toplum bize sürekli bir kalıp sunuyor:
“Böyle görün, böyle konuş, böyle yaşa, böyle düşün.”
Peki ya içimizden gelen ses?
Onu neden susturuyoruz?
Belki de insanın bu hayattaki en büyük cesareti, herkes gibi olmak değil; kendisi gibi kalabilmektir. Çünkü insan başkalarına benzedikçe alkış alıyor olabilir ama kendinden uzaklaştıkça içindeki huzuru kaybediyor.
Farklılıklarımız zenginliğimizdir derdik eskiden. Şimdi ise farklı olanı düzeltmeye, değiştirmeye, benzetmeye çalışıyoruz. Halbuki dünya, birbirinin aynısı insanlarla değil; kendi rengini kaybetmeyen insanlarla güzeldir.
Sosyal medya çağında yaşıyoruz artık. İnsanlar mutlu görünmeye çalışırken mutlu olmayı unutuyor. Herkes kusursuz bir hayat sergilemenin peşinde. Filtrelenmiş fotoğraflar, düzenlenmiş hayatlar, saklanmış duygular… Kimse yorgun görünmek istemiyor, kimse kırılmış olduğunu söylemiyor. Çünkü bu çağda güçlü görünmek zorundaymışız gibi hissettiriliyor.
Ama insandır bu işte etten kemikten yaratılmıştır bazen kırılır, bazen yorulur, bazen de yalnız kalır.
Ve bunların hepsi insan olmaktır.
Ne yazık ki artık samimiyet yerine kusursuzluk aranıyor. İnsanlar olduğu gibi değil, kabul göreceği gibi davranıyor. Sırf dışlanmamak için kendi fikirlerinden vazgeçenler, sırf eleştirilmemek için kendi gibi konuşamayanlar var. Oysa bir insanın en büyük kaybı, kendisini başkalarının onayına teslim etmesidir.
Bir düşünün…
Kaç kişi gerçekten kendi olmak istediği gibi yaşıyor?
Kaç kişi içinden geldiği gibi konuşabiliyor?
Kaç kişi sırf “ayıp olur” korkusu yüzünden susuyor?
Kaç kişi sadece toplum öyle istediği için hayallerinden vazgeçti?
Belki de en ağır baskı, insanın kendi içinde yaşadığı baskıdır. Sürekli birilerine yetişme çabası, birilerine benzeme isteği, eksik hissettirilmek… Halbuki herkesin yolu farklıdır. Her insanın acısı da, mutluluğu da, taşıdığı yük de kendine özgüdür.
İnsan biraz da olduğu haliyle güzel değil midir?
Kusurlarıyla, yaralarıyla, eksikleriyle…
Çünkü bizi biz yapan özel yapan şey mükemmel oluşumuz değil, gerçek oluşumuzdur.
Kendimiz olmak mı zorlaştı, yoksa insanlar artık gerçek insan görmek istemiyor mu?
Ve belki de bu yüzden en çok ihtiyaç duyduğumuz şey; biraz anlayış, biraz empati ve birbirimizi değiştirmeye çalışmadan kabul edebilmek…
Bence insan, en çok da olduğu gibi sevildiğinde güzeldir.
