Bir ev düşünün. Aynı çatı altında yaşayan insanlar var ama kimse kimseye tam olarak ulaşamıyor. Salon sessiz, mutfakta yarım kalmış bir sohbet, odada ise ışığı hiç sönmeyen bir ekran. O ekranın başında saatler geçiyor. Oyun bitmiyor, seviye atlanıyor ama hayat yerinde sayıyor.
Oyun bağımlılığı artık bireysel bir sorun olmaktan çıktı. Sessizce evlerin içine yerleşen, ilişkileri aşındıran, aileleri yoran toplumsal bir mesele hâline geldi. Üstelik çoğu zaman fark edildiğinde iş işten geçmiş oluyor.
Bağımlılık denince hâlâ birçok kişinin aklına madde kullanımı geliyor. Oysa ekran bağımlılığı, özellikle de oyun bağımlılığı, en az onun kadar yıkıcı sonuçlar doğurabiliyor. Günlük sorumluluklar aksıyor, iş hayatı zarar görüyor, aile içi iletişim kopuyor. En çok da “bir süre sonra bırakırım” düşüncesiyle başlayan süreçler, yıllara yayılan bir çıkmaza dönüşüyor.
Bu süreçte en çaresiz kalanlar ise çoğu zaman ekranın karşısında olmayanlar. Eşler, anne babalar, çocuklar… Aynı evin içinde olup birbirine ulaşamayan insanlar. Konuşmalar kavgaya, kavgalar sessizliğe dönüşüyor. “Anlamıyor”, “bırakmıyor”, “değişmiyor” cümleleri evlerin ortak dili hâline geliyor.
Oyun oynayan kişi çoğu zaman durumun ciddiyetini fark etmiyor. Çünkü oyun, ona gerçek hayatta bulamadığı bir kontrol duygusu sunuyor. Başarı hissi, kaçış alanı, geçici bir rahatlama… Ama bu rahatlama bitince geriye daha büyük bir boşluk kalıyor. Gerçek hayat daha ağır, ilişkiler daha zor, sorumluluklar daha yorucu geliyor.
Zamanla roller değişiyor. Evde biri sürekli bekleyen, idare eden, toparlayan oluyor; diğeri ise ekranın arkasında kayboluyor. Bu dengesizlik sevgiyle açıklanamayacak kadar derin yaralar açıyor. Yuvalar bir anda değil, yavaş yavaş yıkılıyor. Gürültüyle değil, sessizlikle.
Toplum olarak bu tabloya çoğu zaman uzaktan bakıyoruz. “Kendi tercihi”, “İsterse bırakır” demek kolay. Oysa bağımlılık, irade meselesi olmaktan çoktan çıkmış oluyor. Yardım istemek zor, yardım bulmak daha da zor. Ekran kapatıldığında sorun çözülmüyor; asıl sorun o noktada başlıyor.
Belki de artık şunu kabul etmemiz gerekiyor: Oyun bağımlılığı bir heves değil, geçici bir alışkanlık değil. Ciddiye alınması gereken bir sorun. Ve bu sorun sadece oynayanı değil, onunla birlikte yaşayan herkesi etkiliyor.
Ekranların ışığı çok parlak olabilir ama arkasında kalan hayatlar giderek kararıyor. Gerçek bağlar, gerçek sohbetler ve gerçek temas olmadan hiçbir ev ayakta kalamıyor.
Ve bazen en büyük çaresizlik, aynı evde yaşayıp birbirine ulaşamamaktır.