Bazı insanlar kalabalıklardan kaçar, bazıları kalabalıklara sığınır.

Ama herkesin ortak bir sınavı vardır: kendiyle baş başa kalmak.

Kulağa çok basit gelir… Bir oda, bir sandalye, bir bardak çay.

Ama insanın kendi içine oturup bakması, bazen bütün gün koşuşturmak kadar yorucudur.

 

Çünkü dışarısı gürültülüdür ama içerisi daha da gürültülüdür.

Ev işi bitmez, gündem susmaz, telefon susmaz, mesajlar dinmez…

Biz de bütün bu hareketin içinde kayboluruz.

Biraz durunca da içimizdeki ses yükselmeye başlar ve işte o an rahatsız eder bizi.

Bu yüzden çoğu insan boş kaldığında hemen telefona uzanır; amaç oyalanmak değil, kaçmaktır.

 

Oysa insan kendiyle kaldığında çok şey fark eder.

Kırgınlıklarını, aslında söylemek istediği halde sustuğu cümleleri, alışkanlık haline getirdiği yorgunluğu…

Kendini duymak o kadar kolay değildir.

Ama duyduğunda, bir yerden sonra hafifler.

 

Çünkü kendiyle yüzleşebilen insan, kimseye rol yapmak zorunda kalmaz.

Kimsenin beğenisi için şekilden şekle girmeye ihtiyaç duymaz.

Herkese yetişme telaşı, herkesi memnun etme çabası…

Yavaş yavaş çözülür.

 

Belki de bu çağın en büyük sıkıntısı bu:

Hep konuşuyoruz ama kendimize hiç söz hakkı vermiyoruz.

Hep birileriyle iletişim hâlindeyiz ama kendi içimize uğramıyoruz.

Halbuki insan, kendi sesini duymadan yaşamıyor; sadece devam ediyor.

 

Kendiyle kalabilmek cesarettir.

Çünkü sessizlikte hiçbir şeyin arkasına saklanamazsın.

Gerçek yorgunluğunu, gerçek isteğini, gerçek hayal kırıklığını görürsün.

Ama işte tam o noktada başlar iyileşme.

Kendi kendine “tamam, buradayım” diyebilmek büyük güçtür.

 

Belki de hepimizin zaman zaman yapması gereken şey, hayatın sesini kısmak.

Bir köşeye çekilip “Ben aslında ne istiyorum?” diye sormak.

Cevabını hemen alamayabiliriz, olsun.

Çünkü insan, kendine kulak verdikçe cevabı da zamanı da kendisi getirir.

 

Kısacası…

İnsan önce kendine dayanmayı öğrenmeli.

Çünkü insan, kendiyle barışmadan kimseyle barışamaz.

Ve hayattaki en büyük cesaret, çoğu zaman kimseye değil…

Kendine yaklaşabilmektir.