Zaman gerçekten hızlandı mı, yoksa biz mi sabırsızlaştık?
Sanki her şeyin üzerinde görünmez bir “çabuk ol” baskısı var.
Kaldırımlarda hızlanan adımlar, trafikte sabırsız kornalar, telefon ekranında saniyelik bildirimler…
Hayatın kendisi değil de, bize dayatılan bir tempo var sanki.
Koştukça sanki yetişeceğiz sanıyoruz; ama nereye yetiştiğimizi bile bilmeden koşuyoruz.
Eskiden sabır, ağırbaşlılığın ve olgunluğun işaretiydi.
Bugün ise sabırlı olmak neredeyse bir “zaman kaybı” gibi görülüyor.
Küçücük bekleyişler bile tahammül sınırlarımızı zorluyor.Bir mesaj birkaç dakika geç cevaplanınca rahatsız oluyoruz;
markette sıranın yavaş akması bile içimizde bir huzursuzluk yaratıyor.
Oysa beklemek, insanın iç dünyasını ayarlayan en önemli öğretmenlerden biridir.
Aceleyle yaşamak, sadece adımlarımızı değil, ruhumuzu da yoruyor.
Düşüncelerimiz hızlandıkça duygularımız yavaşlıyor;
daha çok koştukça daha az hissediyoruz.
Bir çocuğun yol kenarında attığı o küçük kahkahayı duymadan geçiyoruz mesela…
Bir yaşlının ağır adımlarla ilerlerken hayata duyduğu sabrı fark etmiyoruz.
Bir esnafın sabah dükkanını açarken söylediği “hayırlı işler” cümlesinin 
içindeki samimiyeti duyamıyoruz.
Çünkü hız, bizi duyarsızlaştırıyor.
Sabır ise tam tersine insanı yeniden insan yapan bir niteliktir.
Sabır, sadece beklemek değildir; anlamaktır, sindirmektir, kabullenmektir.
Bir olayın içindeki hikmeti görebilmektir.
Kendi iç gürültüsünü susturup hayata dışarıdan bakabilmektir.
Sabır insanı büyütür, acele küçültür.
Bugün kaybettiğimiz şey, saniyeler değil;
anda kalabilme becerimiz.
Henüz yaşadığımız an tamamlanmadan bir sonrasını düşünmeye başlıyoruz.
Henüz bir cümleyi bitirmeden yeni bir düşünceye geçiyoruz.
Henüz bir duyguyu hissetmeden yenisini arıyoruz.
Hayat bir yarış değil; bir yolculuk.
Ama biz bu yolculuğu, nefes nefese bitirmeye çalışan koşuculara dönüştük.
Hızlanmak hayatı büyütmüyor; aksine küçültüyor.
Belki de bu çağın ihtiyacı biraz daha durmak…
Biraz daha yavaşlamak…
Biraz daha fark etmek…
Hızın gölgesinde kalan o küçük anların aslında ne kadar kıymetli olduğunu hatırlamak…
Sabah kahvesinin kokusunu duymak, gökyüzüne bakıp bir dakika bile olsa nefes almak…
Çünkü acele etmek hayatı hızlandırıyor ama ruhu eksiltiyor.
Sabır ise hem hayatı dengeliyor hem de kalbi genişletiyor.
Belki de en büyük ilerleme, en büyük adım, en büyük dönüşüm…
Yavaşlamayı seçmektir.
Çünkü bazen insan, ancak yavaşladığında gerçekten kendiyle karşılaşır.
Hayat, hızlı olanları değil…
Gördüğünü hissedenleri ödüllendirir.