Birine çarptığınızda özür dilemediğinizde kimse şaşırmıyor artık. Otobüste kulaklıklar takılı, bakışlar camdan dışarıya kilitli. Acele var, sabır yok. Gündelik hayat, küçük ama sert temaslarla ilerliyor ve bu sertlik, fark edilmeden sıradanlaşıyor. İnsanlar aynı alanı paylaşıyor ama aynı duyguyu paylaşmıyor.

Nezaket, bu hızın içinde sessizce geri çekildi. Kimse onu açıkça reddetmedi; sadece kimse ondan sorumlu hissetmez oldu. Bir kapıyı tutmak, sırada beklerken taşmamak, teşekkür etmek ya da özür dilemek artık “olması gereken” değil, “yapılırsa iyi olur” seviyesine indi. Yapıldığında fark ediliyor, yapılmadığında ise hayat devam ediyor.

Herkes yorgun. Ekonomik kaygılar, gelecek belirsizliği, yetişme telaşı derken insanlar gün boyu bir şeylere dayanıyor. Bu yorgunluk içinde ilk vazgeçilen şey ise çoğu zaman başkasını fark etmek oluyor. Çünkü nezaket, durmayı gerektiriyor. Bir anlık duruşu, kısa bir dikkati, karşındakini görmeyi…

İşte bu noktada, eskiden ile bugün arasındaki fark kendini daha net hissettiriyor.

Eskiden insanlar birbirine “kolay gelsin” derdi. Otobüste yaşlıya yer vermek, sırada beklerken sabırlı olmak, yanlışlıkla birine çarpınca içten bir özür dilemek gündelik hayatın doğal parçasıydı. Bunlar özel bir bilinç ya da ahlaki üstünlük değil, birlikte yaşamanın sessiz kurallarıydı. Kimse kibar olduğu için öne çıkmazdı; çünkü zaten herkes birbirine karşı belli bir özenle davranırdı.

Bugünse küçük bir nezaket göstergesi bile şaşkınlık yaratabiliyor. Birinin selam vermesi, kapıyı tutması ya da sakin kalması neredeyse istisna gibi algılanıyor. Kalabalıklar büyüdükçe bağlar zayıflıyor; birbirimize daha yakınken, daha mesafeli hâle geliyoruz. Aynı sokaktan geçiyor, aynı sırada bekliyor ama birbirimize dokunmadan yaşamayı öğreniyoruz.

Asıl sorun, nezaketsizliğin fark edilmesine rağmen kabullenilmesi.

“Zaten kimse kibar değil” düşüncesi, sertliğin bahanesine dönüşüyor. Birinin kaba davranışı, bir başkasının sabrını azaltıyor; o sabırsızlık bir sonrakine taşınıyor. Böyle böyle nezaket değil, kabalık bulaşıyor.

Oysa nezaket güçsüzlük değil.

Aksine, kendini kontrol edebilmek, karşısındakini yok saymamayı seçmek demek. Sesini yükseltmeden de var olabilmek, acele ederken bile başkasına alan bırakabilmek demek. “Ben buradayım ve sen de varsın” cümlesini yüksek sesle söylemeden kurabilmek…

Belki de mesele insanların kötüleşmesi değildir.

Belki sadece herkesin kendi yükü ağırdır. Ama birlikte yaşamak, bu yükleri birbirimizin omzuna bindirmek değil, en azından biraz hafifletmektir. Bazen bir teşekkürle, bazen bir bekleyişle, bazen sadece sabırlı bir bakışla…

Bugün gündelik hayatta kaybolan yalnızca nezaket değil; birlikte yaşama fikri de sessizce aşınıyor. Ve bu aşınma fark edilmediği sürece hızlanıyor.

Belki büyük değişimler beklemek gereksizdir.

Ama küçük hatırlatmalar hâlâ mümkündür.

Bir kapıyı tutmak, bir selam vermek, bir özür dilemek…

Dünyayı değiştirmez belki, ama aynı dünyada yaşadığımızı hatırlatır.