Dün gece uyumadık.

Ekranlara kilitlendik. Bir şehirden yükselen dumanı, karanlığı yaran siren seslerini, gökyüzünü aydınlatan patlamaları izledik. Haber akışları durmadı. Görüntüler değişti, başlıklar değişti ama değişmeyen tek şey vardı; İçimize çöken ağırlık.

Dün gece biz sadece seyrettik.

Ama o anları yaşayanlar için bu bir haber değildi. Bu bir altyazı değildi. Bu bir analiz programı değildi. Bu, hayatın tam ortasında kopan bir fırtınaydı.

Dünya bir kez daha büyük bir savaşın eşiğinde konuşuluyor. Stratejiler, misillemeler, açıklamalar ardı ardına geliyor. Güç dengeleri tartışılıyor. Fakat bütün bu cümlelerin arasında en çok kaybolan şey insan oluyor. Oysa savaş başladığında haritalar değil, insanlar yanar. Sınırlar değil, evler yıkılır. Manşetler değil, masum canlar susar.

Bir de zaman…

Böylesi bir çatışmanın, insanların maneviyata yöneldiği, sabrı ve merhameti hatırladığı Ramazan ayı gibi mübarek bir dönemde yaşanması insanın içini daha da burkuyor. İnançların özünde barış, merhamet ve adalet varken; silah seslerinin gökyüzünü doldurması büyük bir çelişki değil mi?

Biz dün gece uyumadık.

Belki endişeden, belki meraktan, belki de çaresizlikten… Ama en azından güvenli odalarımızdaydık. Oysa o şehirlerde sabaha korkuyla uyanan çocuklar vardı. Patlama sesleriyle irkilen anneler, ne olacağını bilmeden bekleyen babalar…

Savaşın kazananı yoktur. Tarih bunu defalarca yazdı. Güç gösterileri geçer, açıklamalar unutulur ama kaybedilen hayatlar geri gelmez. Geriye sadece eksik kalan sofralar, yarım kalan hayaller ve büyümek zorunda bırakılmış çocuklar kalır.

Belki de asıl mesele kimin haklı olduğu değil; kimlerin bedel ödediğidir. Ve ne yazık ki bedeli en çok masumlar öder.

Dün gece uyumadık.

Ekran başında izledik. Endişelendik. Konuştuk. Tartıştık.

Ama bugün kendimize şu soruyu sormalıyız. Sadece izleyen mi olacağız, yoksa insanlığın sesini yükseltenlerden mi?

Çünkü dünya büyük bir sınavdan geçiyor.

Ve bu sınavda en çok ihtiyaç duyulan şey güç değil, vicdandır.