Bazen gerçekten hiçbir şeye ihtiyacımız yokken, alışveriş poşetleriyle eve döneriz.

Ne lazımdı, ne eksikti, ama yine de elimiz kolumuz dolu…

Sonra da kendi kendimize mırıldanırız: “Ya, aslında ihtiyacım yoktu ama aldım.”

Kabul edelim, bu cümle artık hepimizin hayat felsefesi oldu.

Bir zamanlar alışveriş ihtiyaç içindi.

Ekmek, süt, sabun… Listeye ne yazıldıysa o alınır, fazlası “lüks” sayılırdı.

Şimdi ihtiyaç listesi değil, “iç huzuru listesi” yapıyoruz.

Markete moral almaya gidiyoruz.

Alışveriş sepetleri dolu ama içimiz biraz eksik.

Geçen hafta markete sadece “yumurta ve ekmek” almak için girmiştim.

Kasaya geldiğimde 500 lira ödemişim.

Ekmek var, yumurta var, ama yanında kahve kupası, vanilyalı mum, iki atıştırmalık ve ne işe yaradığını hâlâ bilmediğim bir “mutfak aparatı” da var.

Kasadaki genç çocuk güldü, “abla herkes öyle yapıyor artık” dedi.

Demek ki yalnız değilim.

Ama işin bir de ekonomi tarafı var tabii.

Eskiden alışveriş yapmak bir “alışkanlık”tı, şimdi neredeyse bir lüks.

Etiketler değişiyor, fiyatlar yarışa girmiş gibi her gün yükseliyor.

Eskiden “bugün ne alsak?” diye düşünürdük, şimdi “neyi alamasak da olur?” diye bakıyoruz.

Temel ihtiyaçlar bile bazen “düşünülerek” alınır oldu.

Ama garip bir şekilde, o “ihtiyacım yoktu ama aldım” dürtüsü hâlâ içimizde.

Belki biraz alışkanlıktan, belki biraz da psikolojik bir kaçıştan.

Sosyal medya da tuz biber ekiyor bu hâle.

Birinin elinde yeni bir telefon, öbürünün mutfağında yeni bir blender görünce,

bizim elimiz de hemen sepete gidiyor.

Kıyaslama kültürüyle büyüyen bir toplum olduk.

Bir başkasının sahip olduğu şey, bizim “eksikliğimiz” gibi geliyor.

Halbuki çoğu zaman o da krediyle alınmış, o da ertesi ay pişman olunacak bir şey.

Ama biz yine de “o da aldı, ben neden almayayım?” diyerek kendimizi kandırıyoruz.

Aslında bu çağın en tehlikeli yanı, ihtiyaçla isteğin birbirine karışması.

Gerçekten lazım olanla, “güzel dursun” diye alınan arasında çizgi kalmadı.

Bir tarafımız “bütçeni düşün” diyor, diğer tarafımız “ama indirimde” diye fısıldıyor.

Sonuç: kredi kartı limit dışı, vicdan içi yanık!

Ama yine de kızamıyorum kendimize.

Çünkü o küçük alışveriş anı, bir tür teselli gibi.

Kimi için stres atmak, kimi için hayattan minicik bir kaçış.

Kutuyu açarken hissettiğimiz o beş saniyelik heyecan bile bazen iyi geliyor insana.

Ama sonra kutu kenara bırakılıyor, mutluluk da onunla birlikte soğuyor.

Artık ekonominin dili bile değişti.

Eskiden “ucuz” dediğimiz şey şimdi “makul fiyatlı” oldu.

Market arabaları küçüldü, fişler uzadı.

Ama biz hâlâ bir şeyler alarak kendimizi iyi hissetmeye çalışıyoruz.

Belki de bu, modern dünyanın en pahalı terapisi.

Yine de her şeye rağmen…

İnsanın kendine küçük mutluluklar alması kötü değil.

Bir kahve kupası, bir çiçek, bir defter…

Ama en güzeli, biraz sakinlik, biraz huzur alabilmek.

O da hiçbir mağazada satılmıyor maalesef.

Ne yazık ki o, “stokta yok.”