Her sabah aynı telaşla başlıyor günümüz. Alarm çalar, gözlerimizi açar açmaz düşünceler sıraya girer: “Bugün yapılacaklar, yetişilecek yerler, halledilmesi gereken işler…” Henüz güne başlamadan bile zihnimiz doludur. Gün boyu koşarız; işe, okula, çocuğa, sorumluluklara... Her şeye yetişmeye çalışırız. Ama akşam olup da başımızı yastığa koyduğumuzda fark ederiz: Kendimize hiç uğrayamamışız.

 

Modern insanın en büyük çelişkisi belki de budur. Herkesin işine, isteğine, ihtiyacına yetişirken kendi ruhunu hep en sona bırakmak. “Bir ara kendime zaman ayırırım” deriz ama o “bir ara” hiçbir zaman gelmez. Çünkü hayatın temposu hiç yavaşlamaz, biz de durmayı unutmuşuzdur.

 

Kendimize yetişememek sadece bir zaman meselesi değildir aslında; bir farkındalık eksikliğidir. Yorgunluğumuzu, üzüntümüzü, iç sesimizi bastırmayı öğrendik. Bir kahvenin tadını bile unuttuk, bir sessizliğin huzurunu, bir yürüyüşün dinginliğini… Çünkü sürekli yetişmemiz gereken bir şey var: toplantı, sınav, yemek, alışveriş, trafik, sorumluluk… Ama bir dakika, ya biz?

 

Belki de durup sormamız gerekiyor: "Ben en son ne zaman gerçekten kendim için bir şey yaptım?" Cevabı bulmak kolay değil. Çünkü kendine zaman ayırmak artık bir lüks gibi görülüyor. Oysa insan, başkalarına ancak kendine iyi baktığında faydalı olabilir. Boş bir bardağın kimseye su veremeyeceğini hepimiz biliriz ama yine de kendimizi doldurmayı unuturuz.

 

Bazen sadece beş dakikalık bir sessizlik bile insanı kendine getirir. Bir çayın buharında düşünmek, bir kitabın satırlarında kaybolmak, ya da sadece nefes alıp “ben buradayım” demek… Küçük gibi görünen ama ruhu onaran anlar bunlar. Çünkü insan, önce kendine yetiştiğinde hayata da daha güzel yetişir.