Kayseri’nin dar sokaklarında büyüyenler iyi bilir; komşuluk, yalnızca yan yana oturan evler arasında değil, gönüller arasında kurulan bir bağdı. Kapı önünde oturmak, sabah “hayırlı günler” demek, akşam çayı için komşuya uğramak sıradan değil, hayatın olağan bir parçasıydı.

Bugün ise apartmanların yükseldiği, sitelerin çoğaldığı, yüksek duvarların örüldüğü bir dönemdeyiz. Yan dairede oturanı tanımadan yıllar geçiren insanlar çoğaldı. Teknoloji ve yoğun iş temposu, mahalle kültürünü sessizce unutturuyor.

Kapıya gelen çocuk boş tabakla değil, içine konulan yemeğin kokusuyla dönerdi.

Çilingir aranmaz, anahtar komşuda bırakılırdı.

Bir evin sevinci tüm sokakta paylaşılır, bir evin derdi bütün mahalleye dokunurdu.

Artık “asansörde selam vermek” bile komşuluk olarak görülüyor. Misafirlikler azaldı, kapıların zili daha az çalınıyor. Güvenlikli siteler, insanları dışarıdan korurken içeride birbirinden uzaklaştırıyor.

Komşuluk sadece sosyal bir bağ değil, aynı zamanda bir güven ve dayanışma kültürüydü. Çocuğumuzu emanet edecek, hastalıkta kapısını çalacak, düğünümüzde yanımızda göreceğimiz bir eldi. Bugün ise yalnızlık, modern hayatın içinde sessizce büyüyor.

Eskiyi birebir geri getirmek mümkün değil ama küçük adımlarla yeniden komşuluğu canlandırabiliriz:

Günde bir selam, komşuluğun ilk kapısını aralar.

Paylaşmak için büyük sofralara gerek yok, küçük bir tatlı bile gönül bağı kurar.

Bayramlarda, kandillerde kapı çalmak, eski sıcaklığı yeniden hissettirir.

Komşuluk aslında insan olmanın, topluluk olmanın temel değeridir. Kapı komşusuna yabancı kalan bir toplum, giderek kendi içine kapanır.

Unutmayalım: Komşuluk, sadece evlerin değil, gönüllerin yan yana gelmesidir.