Aslında söze nasıl başlayacağınızı uzun uzun düşünürsünüz ama bazen ne kadar plân yaparsanız yapın, o gün okuduğunuz bir haber, yolda şahit olduğunuz bir bakış, karşılaşılan bir eylem bütün kelimelerinizi altüst ediyor.
Şöyle bir baksanıza halimize; son zamanlarda geldiğimiz durum daha da içler acısı hale geldi.
Her sabah uyandığımızda içimizde o garip huzursuzlukla güne merhaba diyoruz. Telefona uzanıyoruz. Bakalım "Bugün yine ne oldu acaba?" korkusu... Biz ne ara bu kadar gergin, ne ara birbirimize bu kadar yabancı olduk? Modern dünya diyoruz, uzay çağı diyoruz ama hâlâ en temel meseleyi, yani yanımızdakine zarar vermeden yaşamayı beceremiyoruz. Bilim insanları beynimizin içindeki o küçük bölgeden, amigdaladan falan bahsediyor; hani şu bizi "ya savaş ya kaç" diye dürten ilkel tarafımızdan. Galiba biz modern hayatta kaçacak yer bulamadıkça, savaşmayı, hırpalamayı, bağırmayı tek yol sanmaya başladık. Ama biliyoruz ki o anlık öfke patlamaları aslında beynimizin değil, ruhumuzun yorulmasından kaynaklanıyor.
Bunu böyle diyerek olayları meşrulaştırmıyoruz tabi ki bahsettiğim konu apayrı...
Mesele sadece o anki kavga da değil aslında, bunun bir de "mutfak tarafı" var. Uzmanlar buna sosyal öğrenme diyor; yani biz şiddeti bir virüs gibi birbirimizden kapıyormuşuz.
Her ne kadar ters düşsem de bu fikirle, bilim bunu böyle söylüyor.
Etkileşim yadsınamaz elbet ama bence iş; ahlâk, erdem, yetiştiriliş tarzı ve yüreğe işlenen merhamette bitiyor.
Aile yapısı bozuk bir çocuk o eğilimin temelini farkında olmadan ilk kez aile ile birlikte atmış oluyor. Çevre faktörü ise bence ardından geliyor.
Dünya Sağlık Örgütü’nün rakamları sadece birer sayı değil, birer alarm niteliğinde.
Şiddet ve sorumsuzluk içinde büyüyen bir çocuk, maalesef bu zehri normal bir iletişim dili sanarak aile de büyüyor, toplumda ise etkilerini göstermeye başlıyor. Yani kişi bugün birine sesini yükseltirken; sadece o anı mahvetmiyor, gelecek otuz yılın şiddet tohumlarını da beraberinde ekiyor. En kötüsü de bence buna alışmak. Ekrandaki o korkunç görüntüleri çekirdek çitler gibi izleyip, "yazık olmuş" deyip hayatımıza devam etmek. İşte bilimsel olarak "duyarsızlaşma" dedikleri o nokta, bizim insanlığımızdan verdiğimiz en büyük taviz oluyor.
Peki, hep böyle mi gidecek? Tabii ki hayır. Çözüm sadece mahkeme salonlarında ya da ağır cezalarda değil; çözüm tam olarak şu an bizim yaptığımız gibi, bu işin "neden"ini konuşmakta.
Araştırmalar şunu çok net gösteriyor:
Adaletin sadece kağıt üstünde kalmadığı, insanların "hakkım yenmez" diye güvenle uyuduğu toplumlarda o sert yumruklar yavaş yavaş gevşiyor. Bizim çocuklara matematikten, fenden önce "hayır" demeyi, "dur" demeyi ve en önemlisi "seni anlıyorum" demeyi öğretmemiz lazım. Bir toplumun kalitesi, bindiği arabalarla değil, birbirinin canını acıtmamak için gösterdiği özenle ölçülür. Gelecek nesillere bırakacağımız en güzel şey, kimsenin kimseden korkmadığı, sokağa çıkarken "başıma bir şey gelir mi?" diye düşünmediği bir huzur ortamı. Çünkü biliyoruz ki, elini indirdiğin an kalbin konuşmaya başlar ve asıl medeniyet işte o sessizlikte kurulur.
İşin özü algı, merhamet, adalet ve iyimserliktir.
Bu erdemlerin barınmadığı yerde; öfke ,şiddet baş gösterir.
Kaba kuvvetin değil, nezaketin kazandığı; korkunun yerini güvenin, öfkenin yerini ise birbirimizi anlama çabasının aldığı bir geleceği hep birlikte inşa etmek aslında elimizde.
Huzur ve düzen içinde yaşayacağımız bir gelecek umarım ki çok yakındadır.
Sevgi ile kalın...