Bugün zamanı biraz geriye sardım… Sonra biraz daha geriye.
Kimse söylemese de hepimizin zaman zaman yaptığı bir şey bu. Küçük bir nesne, yıllardır aynı yerde duran bir eşya ya da ansızın karşılaştığımız bir olay… Bir anlığına bakakalıyoruz. O an zaman duruyor. Yüzümüzde, sebebini tam açıklayamadığımız masum bir tebessüm beliriyor. Ardından hafif bir özlem çöküyor içimize. Sanki geçmiş bizi çağırmıyor da, içimizde bir yer “Ben hâlâ buradayım” demek istiyor.
“Zaman acımasızdır” derlerdi. Belki de haklıydılar. Çünkü zaman büyütüyor. Büyütürken değiştiriyor. Değiştirirken de eksiltiyor. Çocukken saatlerce oynadığımız oyunları bugün dakikalara sığdıramıyoruz. Bir zamanlar dünyamız kadar büyük olan dertler şimdi yüzümüzde küçük bir gülümsemeye dönüşüyor. O gün ağlayarak yaşadığımız şeyleri bugün anlatırken hafifçe tebessüm ediyorsak, aradan geçen yıllar sadece takvim yapraklarını değil, duygularımızın şeklini de değiştirmiş demektir.
Fakat insan bazen durup şunu soruyor: Zaman mı gerçekten acımasız, yoksa biz mi büyümeyi yanlış öğrendik? Hayal kurmayı bıraktığımızda mı büyüdük, yoksa kırıldığımızda ağlamayı kendimize yasakladığımızda mı? Güçlü görünmek uğruna içimizdeki sesi bastırdığımız her an, belki de o çocuğun biraz daha sustuğu anlardı.
Çocukken hayat daha kolay değildi aslında; daha içtendi. Sevinç daha gürültülü, üzüntü daha şeffaftı. Küserdik ama uzun sürmezdi. Düşerdik ama tekrar kalkardık. İçimizden geldiği gibi yaşardık. Şimdi ise daha temkinliyiz. Daha kontrollüyüz. Daha hesaplıyız. Ne söylediğimizi, nasıl algılandığımızı, ne kadar güçlü göründüğümüzü düşünüyoruz. Oysa içimizdeki çocuk bunların hiçbirini umursamazdı. O sadece hissederdi.
Belki de bu yüzden yoruluyoruz. Çünkü büyümekle birlikte omuzlarımıza sadece sorumluluk değil, görünmez ağırlıklar da yüklendi. Ciddiyet bir erdemdir elbette ama bazen insanın yüzündeki neşeyi gölgeleyebiliyor. Toplum güçlü olmayı öğretiyor ama kırılganlığı kabullenmeyi öğretmiyor. Halbuki insanı insan yapan şey, sadece ayakta durabilmesi değil; düştüğünde incinebileceğini de kabul edebilmesidir.
İçimizde hâlâ o çocuk var. Bir şarkıda, eski bir sokakta, çocukluğumuzun geçtiği bir mahallede ansızın ortaya çıkıyor. Bize kim olduğumuzu hatırlatıyor. Saflığı, merakı, koşulsuz sevinci… Hesapsız gülmeyi. O an anlıyoruz ki mesele geçmişe dönmek değil; o duyguyu bugüne taşıyabilmek.
Belki de asıl olgunluk, içimizdeki çocuğu tamamen susturmak değil; onu yanımıza alarak yürüyebilmektir. Hayal kurma cesaretini kaybetmeden, kırıldığımızda taşlaşmadan, sevindiğimizde çekinmeden yaşayabilmektir.
Bugün zamanı geriye sardım.
Ve fark ettim ki geçmişe özlem duymuyordum aslında.
Özlediğim, içimdeki o çocuğun sesiydi.
Belki de büyümek; o sesi kaybetmeden yaş alabilmektir.