Bu ara yağmur dinmiyor.
Şehir ıslak. Sokak lambaları su birikintilerinde iki kez yanıyor. Kaldırımlar parlıyor; sanki gündüzün aceleciliği yıkanmış da yerine daha ağır bir ritim gelmiş. Toprağın kokusu yükseliyor. Betonun arasından bile kendine yol buluyor o koku. İçine çekince insanın göğsü biraz genişliyor.
Yağmur şehri değiştiriyor.
Normalde birbirine değerek koşuşturan kalabalık, bugün omuzlarını içeri çekmiş. Şemsiyeler birbiriyle çarpışıyor, adımlar temkinli. Kimse uzun uzun konuşmuyor. Yağmur altında sohbetler kısalıyor, bakışlar yere iniyor. Sanki herkes kendi içine doğru yürüyor.
Islak asfaltın üzerinde yürürken ayakkabılar suya basıyor. Küçük bir ses çıkıyor. Çocukken eğlenceli gelen o ses, büyüyünce rahatsız etmeye başlıyor. Belki de mesele tam burada; büyüdükçe ıslanmaktan kaçıyoruz. Saç bozulur, plan aksar, üst kirlenir diye geri çekiliyoruz.
Ama yine de bazı günler insanın içinden çıkmak geliyor.
Sadece yürümek. Bir yere yetişmeden. Şehrin ıslak hâlini görmek için. Cam kenarındaki insanların dalgınlığını, otobüs durağında bekleyenlerin sabırsızlığını, vitrinlere yansıyan su damlalarını izlemek için.
Yağmur yağarken şehir daha dürüst görünüyor bana. Parlak yüzü biraz silinmiş gibi. Gürültü azalıyor, sesler yumuşuyor. Sanki herkes bir anlığına rol yapmayı bırakıyor.
Bir bankın üzerinde ıslanmayı göze almış biri var. Bir kafede camdan dışarıyı izleyen bir başkası. Bir anne, çocuğunun kapüşonunu düzeltirken kendi omuzunun ıslandığını fark etmiyor bile. Herkes bir şeylerin arasında: aceleyle sakinlik arasında, kaçmakla kalmak arasında.
Ben de o aradayım galiba.
Yağmur yağarken içimdeki ses biraz daha netleşiyor. Gürültü azalınca insan kendi düşüncesini daha berrak duyuyor. Ne tam hüzün, ne tam sevinç… Her şeyden biraz. Biraz yorgunluk, biraz umut, biraz da yenilenme isteği.
Toprağın kokusu bana hep aynı şeyi düşündürür:
Her yağmurdan sonra bir şey filizlenir.
Belki hemen değil. Belki görünmez. Ama toprağın altında bir hareket başlar. Sessiz, sabırlı, kararlı.
Şehir de öyle. İnsan da.
Bu dinmeyen yağmurlar sadece kaldırımları değil, içimizde biriken fazlalıkları da yıkıyor sanki. Kırgınlıkları, aceleleri, gereksiz sertlikleri… Islanırken hafiflediğimizi fark etmiyoruz çoğu zaman.
Belki mesele yağmur değil.
Belki mesele, arada kalmayı kabullenmek. Ne tamamen kaçmak ne tamamen teslim olmak. Biraz ıslanmayı göze alarak yürümek.
Bu ara yağmur dinmiyor.
Ve şehir ıslakken daha gerçek.
İnsanlar daha sade.
Adımlar daha düşünceli.
Belki de bazen ihtiyacımız olan şey tam olarak budur.
Hayatın hızına, telaşına, acısına, tatlısına kısa bir yağmur molasıdır.