Dün alışverişe çıktım. Marketin kapısından içeri girer girmez Ramazan’ın yaklaştığı belliydi. Raflar süslenmiş, koliler dizilmiş, hurmalar öne alınmıştı. “Bereket paketleri” yan yana duruyor, etiketler ise her zamanki gibi sessiz ama fazlasıyla dikkat çekiciydi. Koridorlarda dolaşırken sadece ürünlere değil, insanların yüzlerine de baktım. Herkes bir şeylere hazırlanıyor gibiydi; ama bu hazırlığın içinde biraz duraksama da vardı.
Elime bir ürün alıp yerine koydum. Sonra bir başkasını.
Alışveriş artık sadece listeyle yapılmıyor; hesapla, düşünerek, tartarak ilerliyor. Pahalılık, sofraya daha oturmadan kendini hissettiriyor. Bunu inkâr etmek mümkün değil.
Ama Ramazan yaklaşırken en çok hissedilen şeylerden biri bu galiba:
Hazırlık var ama tereddüt de var.
Bu tereddüt, benim için kalabalık sofralardan vazgeçmek anlamına gelmiyor. Aksine, Ramazan’ı hep misafirle, birlikte oturulan sofralarla, tabakların paylaşıldığı anlarla hatırlıyorum. Belki eskisi kadar çeşit olmuyor, belki sofralar daha sade kuruluyor ama etrafında toplanan insanlar değişmiyor. Çünkü Ramazan sofrası, ne kadar dolu olduğuyla değil, kiminle paylaşıldığıyla anlam kazanıyor.
Rafların dolu olması herkes için aynı anlama gelmiyor olabilir. Ama az da olsa paylaşmak, misafiri ağırlamak, bir araya gelmek isteği hâlâ güçlü. Bir tabak eksik olabilir ama bir sandalye fazla olsun istiyoruz. Bereket bazen sofradaki bolluktan değil, o sofraya kaç kişinin oturduğundan geliyor.
Market koridorlarında dolaşırken bunu düşündüm. Ramazan hazırlığı sadece alışverişle ilgili değil aslında. Biraz da alışkanlıklarla, bakışla, niyetle ilgili. Daha çok almak değil, daha doğru almak. Daha gösterişli sofralar değil, daha anlamlı olanlar.
Eskiden Ramazan denince akla sadece iftar gelmezdi. Komşu gelirdi, kapı çalınırdı, bir tabak yemek sessizce yer değiştirirdi. Bugün hayat daha hızlı, herkes daha meşgul ama belki hâlâ küçük hatırlatmalar mümkün. Bir mesaj, bir davet, bir “gelin beraber olalım” cümlesi…
Ramazan, insanın kendine tuttuğu bir aynadır.
Ne kadar sabırlıyız, ne kadar paylaşabiliyoruz, ne kadar yetinebiliyoruz… Bu soruların cevabı çoğu zaman sofranın kendisinde değil, sofraya otururken taşıdıklarımızda gizlidir.
Dün marketten çıktığımda poşetlerden çok aklım doluydu.
Belki de bu Ramazan, bereketi etiketlerde değil; niyette, paylaşmada ve birlikte olabilme hâlinde aramak gerekir. Çünkü Ramazan, sofraya ne koyduğumuzdan çok, o sofrada nasıl durduğumuzla ilgilidir.