İletişim fakültesine adım atan her öğrencinin yaşadığı gizli bir kırılma noktası vardır. Bir gün derse girersiniz; algı yönetiminden, duyusal pazarlamadan, "hikaye anlatıcılığı" adı altında sunulan ikna taktiklerinden bahsedilir. O sınıftan dışarı çıktığınız an ise dünya artık eski dünya değildir.
Çünkü iletişim okumak, bir nevi illüzyonistin şapkasındaki tavşanın nereden çıktığını öğrenmektir. Ve büyüyü bir kez bozduğunuzda, bir daha hiçbir şeye masum bir gözle bakamazsınız.


Bugün sıradan bir insanın "güzel bir kahve molası" dediği şey, bir iletişim öğrencisi için tamamen kurgulanmış bir strateji simülasyonudur. Bardağın üzerindeki renk seçiminden fonda çalan müziğin ritmine, kasanın yanına "dünyayı kurtarıyoruz" edasıyla koyulan bez çantalardan mekandaki kokuya kadar her detay, sizi belirli bir karara yönlendirmek için tasarlanmıştır. Eskiden bir mağazaya girer, bir ürün beğenir ve alırdınız. Şimdi ise zihninizde bir analiz ekranı açılıyor: Bu bir pazarlama harikası mı, yoksa sadece iyi ambalajlanmış bir illüzyon mu?


İşin komik tarafı, bu gözlemler günün sonunda insanın kendi cebine de dokunuyor. Ders aralarında arkadaşlarla "Markaların bu ucuz numaralarına asla düşmeyiz" diye teorik nutuklar atıp, akşamına tamamen aynı kurgunun ürünü olan bir mekana gidip o kahveyi alıyoruz. İnsan, yöntemini ezbere bildigi bir oyunda bile bile piyon olmayı sürdürünce, algı yönetiminin ne kadar tehlikeli ve başarılı bir güç olduğunu bir kez daha anlıyor.


Bütün bu farkındalık, bir yandan dünyayı ve insan psikolojisini okuma yeteneği kazandırırken diğer yandan insanı garip bir duruma sürüklüyor. İletişim okumak şüphesiz zihin açıcı. Ancak bazen insan, her detayda bir kurgu aramadan, arkasındaki stratejiyi sorgulamadan sadece bir kahve içebilmeyi—yani o eski masumiyete geri dönebilmeyi—özlemiyor değil.


Çünkü bu masanın arkasına geçtiğinizde anlıyorsunuz ki; vitrini süslü olan hiçbir şey tesadüf değildir. Ve ne yazık ki, oyunu gördükten sonra hiçbir şey masum kalmıyor.