Geçen gün bir masada otururken yine aynı cümleyi duydum: "Ben artık dayanamıyorum, her şeyi satıp Ege’de küçük bir yere yerleşeceğim." Başımı kaldırıp masadakilere baktım; kimseden "Saçmalama" tepkisi gelmedi. Aksine herkes onaylarca başını salladı, hatta biri hemen hangi kasabanın daha sakin olduğunu anlatmaya başladı. O an fark ettim ki, uzun zamandır etrafımdaki neredeyse herkes aynı rüyanın peşinde sürülen birer hayalpereste dönüşmüş durumdayız.
Bizim derdimiz gerçekten domates yetiştirmek ya da zeytin toplamak değil, biliyorum. Hayatında çapa yapmamış, internet iki dakika yavaşlayınca sinirlenen insanların kışın in cin top oynayan bir kasabada ne yapacağı muamma. Ama yine de o B planına sımsıkı tutunuyoruz. Trafikte tıkandığımızda, bitmek bilmeyen sorumlulukların ortasında kaldığımızda zihnimizde hemen o sahil kasabasının kapısını aralıyoruz. "Nasıl olsa bir gün her şeyi bırakıp gideceğim" düşüncesi, bugün yaşadığımız bu ezici temponun içinde bize nefes aldıran tek emniyet supabı haline geldi.
Ama asıl acı olan şu: Hepimiz mutluluğu ve huzuru hiç yaşanmamış, henüz tecrübe edilmemiş o uzak ihtimallerde arıyoruz. Şekillendirdiğimiz, parlattığımız ama asla adım atmadığımız o alternatif hayatlar olmasa, bugünün yükünü taşıyamayacakmışız gibi.
Sistem bize tam olarak bunu yapıyor işte. Bizi öyle bir çarkın içine sokuyor, enerjimizi ve zamanımızı öyle bir sömürüyor ki, çarkın dışına çıkma arzusunu bile yine kendi kurduğu bir tüketim rüyası olarak önümüze koyuyor. Bize önce kaçma arzusu satıyor, sonra da o kaçışın hayaliyle mevcut sömürüye razı olmamızı sağlıyor. Kaçmak istediğimizi sanırken, aslında sadece bir gün kaçabilme ihtimalinin sahte konforuyla çarkı döndürmeye devam ediyoruz.
Çünkü yaşanmamış ihtimaller her zaman içinde bulunduğumuz gerçekten daha tatlı gelir; ve sistem, o ihtimalleri sadece birer hayal olarak tuttuğumuz sürece kazanmaya devam eder.