Siz de fark ettiniz mi?

Sabah otobüse bindiğimizde, herkesin yüzü neredeyse aynı ifadeyi: Dalgın, yorgun ama bir şekilde “normal” görünmeye çalışan bir ifade. Kimse gerçekten mutlu değil gibi, ama kimse mutsuz olduğunu da göstermiyor. Sanki insanlar evden çıkarken yüzlerine görünmez bir maske, üzerlerine de rol gereği bir kostüm giyip çıkıyorlar. Çünkü canımız sıkkınsa, bunu belli edersek güçsüz ve yetersiz olarak görülürüz diye düşünüp duygularımızı saklamaya çalışıyoruz. Hepimiz “iyiyim” demeyi öğrenmişiz. İçimiz darmadağın olsa da dışımızdan gülümseyip yolumuza devam ediyoruz. Çünkü başka çaremiz yok gibi hissediyoruz.

Eskiden insanlar bir rol sahibi olurdu: Anne, öğretmen, öğrenci, çalışan... Bu rollerin bir çerçevesi vardı. Artık o rollerin içinde bile başka başka rollere bürünmemiz bekleniyor.
Bir öğrenci sadece ders çalışmakla yetinmiyor; aynı zamanda sosyal, enerjik, üretken ve başarılı da görünmeli.
Çalışanlar sadece işini iyi yapmaya değil, aynı zamanda kendini geliştirmeye, meditasyon yapmaya, sağlıklı beslenmeye ve her sabah motivasyon cümleleri paylaşmaya da “mecbur” gibi.
Bütün bu beklentilerin toplamıysa bizi gerçekliğimizden, benliğimizden uzaklaştırıyor gibi hissettiriyor bana.

Bir de işin “kanıtlama” tarafı var. Artık insanlar sadece yaşıyor gibi değil, birilerine sürekli bir şey kanıtlamaya çalışıyor gibi. Kiminle olduğunu bilmediğimiz bir yarış içerisindeyiz sanki.

Yeni biriyle tanıştığımızda, genellikle olduğumuz kişiyi değil, olmak istediğimiz versyonumuzu anlatıyoruz. Hatalarımızı gizliyoruz, eksiklerimizi süslüyoruz, belki de hiç yapmadığımız şeyleri yapıyormuşuz gibi gösteriyoruz.
Sanki karşı taraf bizi değil, bizden beklenecek “ideal” kişiyi tanımalıymış gibi davranıyoruz. Ve en kötüsü, başkası bizi sevsin diye biz kendimizi unutuyoruz.

Kendi iç sesimizden çok, başkalarının görmesini istediğimiz yansıya odaklanıyoruz.
Ve fark etmeden bu yarışın içine sürükleniyoruz.

Sosyal medya ise bu duyguyu en çok körükleyen yer.
Orada herkesin hayatı parlak, düzenli ve estetik.
Herkes sabah erken kalkıyor, kahvesini güneş ışığında içiyor, kitap okuyor, spor yapıyor. Gün batımları bile filtreli, mutsuzluklar bile estetik hale getirilmiş.
Ama kimse paylaşmıyor sabah alarmla beş kere uyanıp işe geç kalışını. Kimse o kahvenin başında boş boş oturduğu anı koymuyor story’e.
Ve biz de bu parçalı hayatlara bakıp kendimizi eksik sanıyoruz.

Bir başkasının başarı hikâyesini görünce, “Ben ne yaptım bu yaşa kadar?” diye kendimizi sorguluyoruz.
Onların sadece “ön izlemesini” izliyoruz ama biz kendi filmimizin tamamını bildiğimiz için eksik ve geç kalmış hissediyoruz.
Oysa hepimiz kendi zamanımızda ilerliyoruz.
Hayat çizelgesi, sosyal medya akışıyla ölçülmez.
Ama bu baskı o kadar görünmez bir şekilde üzerimize çöküyor ki, bir sabah uyanıp hiçbir şey yapmamış gibi, hiçbir yere varamamış gibi hissedebiliyoruz.

Ve işin kötüsü, bu duyguların adı bile konmuyor.
Çünkü kimse “Ben kendimi bazen yetersiz hissediyorum.” demiyor.
Herkes güçlü görünmek istiyor.
Sürekli meşgul, sürekli yoğun, sürekli üretken görünmek…
Oysa gerçek şu: Hepimiz bazen durmak, hiçbir şey yapmamak, sadece var olmak istiyoruz.
Ama bunu yapınca “tembel”, “boş”, “hedefsiz” gibi etiketleniyoruz.

Bütün bu sahte mutluluk, sürekli kanıtlama hali bizi kendimize yabancılaştırıyor.
Giderek yalnızlaşıyoruz çünkü artık kimse gerçek hâlini göstermiyor.
İnsanların içi ağlarken dışı güldüğü sürece, kimse kimseye yaklaşamıyor.

Peki çözüm ne?
Belki de biraz yavaşlamak..
Herkes gülüyor diye sen de gülmek zorunda değilsin.
Herkes başarılı görünüyor diye sen de kendini eksik hissetmek zorunda değilsin.
Birilerine bir şey kanıtlamak, mutlu görünmek için kendini tüketmek zorunda değilsin.

Bazen durmak, içinden geçenleri olduğu gibi yaşamak en gerçek şeydir.
Ve belki de en güçlü insanlar, her zaman güçlü durmaya çalışmayanlardır.